10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Kumdan Kaleler

09 Eylül 2007

Tezgah açıp orta yere
Satılığa çıkarttım aşklarımı
Beşeri olan ne varsa
Terk ediyorum bu tavanı

Kumdan kalelerimi bozarak
Ağlıyorum ki affet
Çekilen sahte sızılar
Ne büyük külfet

Gereksiz evraklar sınıfından
Hep boşa terennüm
Suyu bulunca insan
Bozulur teyemmüm

Terk edip gelsem güleç şeyleri
Ruhum ferah bulur mu
Tespihlere dolanır mı
Allahu, Allahu, Allahu…

Hayallere Dahil Edilmeyen

09 Eylül 2007

Hayallerim gerçekleşmeden bitmesin diye
Şarj etmeye çalışıyorum hayatı
Bildiğin gibi değil nine
Senin derdin bir tek kahvaltı
Bense bir dikiş tutturamadım hala
Gerçi pek keyfimde kalmadı
Diyorum kaçsam şöyle uzaklara.

Biliyorsun değil mi
Göremeyeceksin mürüvvetimi
Ne gelin getireceğim ne düğün masrafları
Hep ağırdan alacağım kendimi
Gözükmesin gözüme dünya
Arkadaşların planları var daha
Sen örmeye devam et saçlarını
Gelirken haber verirler nasıl olsa.

Sana bakınca ölmek geliyor aklıma
Yarıda kesilen görüşmeler gibi
Diyorum kontörüm vardı daha
Ne çabuk bitti
Hayallerim ve dünyanın kirası
Lütfen bırakın beni
Vereyim diyorum neyse parası.

Az yalanmış küçük bir şekere değişiyorum dünyayı
Şeker yuvarlak ya, dünya da öyle olmalı…

Cepte Saklanan Tombik Eller

08 Eylül 2007

Hayat iştah kabartan bir mesir macunu
Şireli, renkli ve yapış yapış
Herkes tutar bir ucunu
Karış kalabalığa karanlık sana susamış.

Çünkü kolaydır karışmak
Kafanın karışması gibi değil tabi ki
Herkes gibi ortalama yaşamak
Daha sağlıklı demek ki…

Kıvama gelene kadar karışmalıyız
Sonra küçük küçük kaselere
Sıcaktan soğuğa alışmalıyız
Alışmalıyız mesafelere.

Hayatın iç ceplerinde olup sıkılmak da var
Ne güneşi görürüz ne bebekleri
İçine günah hapsedilmiş mektuplar
Uzun kuyruklar ve sıkıntı nöbetleri…

Açıklarda yüzmeyi bilmeli insan
Uçlarına kadar gidebilmeli
Masrafı sana kalır dünyanın sona kalırsan
Yapma dostum, sen de mi

Kaybolur karınca kalabalıklara karışınca
Kirlenince saklamaz elini
Bir şeker bulup yapışınca
Kalır, kurtaramaz kendini.

Gündelik uğraşlar şekilsiz arkadaşlar
Üçüncü sayfalarda buluyoruz kendimizi
Ortalama hayat vaat etti zihin sömüren soysuzlar
Hafif ateşte karışmaya ikna etti beni.

Biraz nişasta biraz çilek
Ve biraz kafamızı sokup
Basıyoruz mikserin tuşuna
Temiz kalmak için çabalamak boşuna…

Fotoğraf: Abdülbaki Yavuz

Alışık Olunmayan

07 Eylül 2007

Merak ediliyor neden ıssız yerde gezdiğim
Korna çalıyor ve gülüyor birkaç adam
Merak ettirdiğim için özür dilerim bayan
Malzeme topluyorum
Kendime yeni bir kalp yapmak için
Hani son model
Basınca açılan ve basınca kapanan.

Uzaklardan şarkılar buluyorum
Kimselerin dinlemediği
Her şeyin tam ortasında duruyorum
Tek ortalı defterin en ortası gibi
Aşk sızdırıyor kalbim
Delinmiş olmalı dibi.

Üstüme vazifeymiş gibi sanki
Uçmayı öğretiyorum küçük serçeye
Diyor annem, bu kimin nesi
Diyorum bu, çatıların neşesi
Toprağa düşerken su
Islanıyordu uykusu
El ele tutuşup geldik bir çorbaya
Kuşlar çorba sevmez mi.

Hep kürsüye çıkıp sadece susmak istedim
Ta ki çiçekler konuşana kadar
Şimdilerde ben senin kimsenim
Kaplumbağalarla bile tanışıklığım var
Küçük olan Peyami, büyük olan Reşat
Bırak uyusunlar.

Akşamlara kadar yürüyordum
Gezmemin ve alakasız şeylerden bahsetmemin
Ve onca bocalamamın sebebi:
Bulutlar terliyordu göğün kırılmıştı vazosu
Aşık olmamak için tutuyorum nefesimi
Hepsi bu…

İyice Eskimeden Ölmeli

04 Eylül 2007

Yüksek baslı oynak ritimlerle bozuyorum aklımı
Katlanıyor dolaplara istifleniyor aşklarım
Karantinaya almalı kalbimi dikenli tellere sarmalı
Cellatlar koparmalı kellesini bana göz kırpan gülün
Zakkum arkadaşı olmalı narin sümbülün.

Elleri kanayacak dudağıma uzanan elin
Boynu kırılacak gölgemi seyredenin
Güzel seslerin yerini matkap gürültüsü
Tiner kokusu saracak tamirdeki ruhumu
Sineklik çaktırmalıyım gözlerime haşere kaçmasın diye
Güzel söz etmesin diye yapıştırmalıyım dilimi kanepeye.

Eski aşkların olduğu yere kuyu kazılacak belki
Taş üstünde taş gönül köşelerinde aşk tortusu kalmamalı
Kazımalı sevgi sözcükleri karalanmış duvarları
Karalara boyamalı eskilerden kalan renkleri
Sonra tablolar duvardan inecek
Kitaplarda ki notlar silinecek
Arka bahçeye gömülecek anılar
Yeterince kirlendi ilaçlamalıyım ellerimi
Kalıplara girmeli sertleşmeli cümleler
Keskin uçurumlarda tıkanmalı sinsi gölgeler
Hizaya girip tekmil verecek temiz düşünceler
Süvarilerin ardından gitti heceler.

Kemikleri bile çürüyecek yeşilin, mavinin, pembenin
Susuzluktan öldüreceğim çiçekleri
Fesleğenin yanaklarına kireçler süreceğim
Kurtlanmasını izleyeceğim utangaç menekşenin
Barbar kelimelerden bir ordu toplayıp dalacağım
Dağıtacağım çenesini pusudaki aşkların
Kelepçelenmeli nükseden sızılar
Sivri taşlarla müzmin acıların kafası ezilmeli
Darağacına göndermeli ağaca isim kazıyanı
Belki evden harfleri de kovmalıyım
Aldırmalıyım suratımda ışıldayan gülümsemeyi
Kapıya “dikkat tehlike” yazdırmalıyım.

Daha etrafa dağılan saçlar toplanacak
Belki halıları yıkanacak beynimin
Süpürge makinesinin çekemeyeceği kadar büyük konular
Benzin dökülüp yakılsın
Okyanusa savrulsun geri kalan tortular
Artık sulamayın bahçemi
Yeni aldığım köstebeklerin yuvalarına su girmemeli
Elektrik vermeliyim zihnimin çitlerine
Sonra polisi aramalı
İntihar ettiğini söylemeliyim vuslat denen şeyin
Aslında ben de kesecektim bileklerimi
Usta yedek parçamın olmadığını söyledi
O halde iyice eskimeden ölmeli…

Bu yazım Körpe Kalemler’de yayınlanmıştır.

Pembe Yelkenli

30 Ağustos 2007

Pembe bulutlardan ilham alıp ufuklara doğru yol alırken deli yelken
Azgın dalgaların kıvrımlarında adını tespih tespih çekiyorum
Tutsak ediyorum cümleleri, susarak aşkında yüzerken
Köpüklerden inciler diziyor, mercanlardan takılar seçiyorum

Bir kıpırtı var derinde, savrulan saçların rüzgara uzanıp uyuyor
Yankılanıyor martıların sesi, damlarlardan sana tokalar örerken  
Uzaklarda umutlar bir görünüp bir kayboluyor
Yol uzadıkça uzuyor, pusulamda sen,  bitkin gözlerle seni ararken

Ateşten zerreler düşüyor, ıslanıyor ve yanıyor kalbimin güvertesi
Aşk damlıyor kıpırtısında gözlerinin, yanaklarından güller düşerken
Ulaşılmaz kılıyor bakışların, pembe sokaklarında kaybediyorum kendimi
Alev alıp tutuşan gökteki kızıllık sen, gündüz akşamına kavuşurken…

(Kuzuluk)

 

Çayır Çimen

30 Ağustos 2007

Traktörler modifiyeli olsa da
Kedilerin bandrolü yok buralarda
Yok ışıkları caddelerin
Böcekler öter, akşamlar serin
Fiyat yazmaz üstünde çiçeklerin
Sis kaplar dağları uzaklarda
Çelik çomak oynanır sokaklarda
Neşesi yerindedir böceklerin
Pembe yanaklı kızlar elleri narin
Kafasında jöle bulunmaz kimsenin
Koyunlar bekleme yapsa da
Park cezası yoktur dağlarda
Yoktur ayarı sesin
Derdi olmaz giyilenin, kisvenin
Sanat ararsan, içindedir bahçenin
Kuşlar şarkı söyler dallarda
Bereket yüklü bulutlarda
Elma şekeri tutan çamurlu ellerin
Sizlere selamı var
Çocukların, çiçeklerin ve böceklerin…

(Kuzuluk)

El-cevap

27 Ağustos 2007

Kirpiklerinin her kıpırdayışında hissettiğin sesi hissettim
Sen susarsan bir gün benimde kesilir nefesim
Açıldıkça ambarı kelimelerin, yırtıcı, vahşi ve derin
Daralır buğulu gözlerinden müştak kafesim
Dönüp yüzünü aya seyre dalınca ellerinde kendi ellerin
Başımı kaldırıp bakamam sessizlik benim kederim
Geceleri bana ağıtlar yakmak senin, aşka aşık olmak benim
Aşka aşık olana aşık olmak da yine senin kaderin.

Bu sana lal olduğum, sessiz kaldığımdır
Cümlelerim saklı, yazılmış olan zaptımdan kurtulandır.

Cennetten Gelen Ses

24 Ağustos 2007

Satırların boyaları akıyor
Kelimeler kaybediyor anlamını
Işıklar bir sönüp bir yanıyor
Odalarda şimşekler
Dökülüyor bulutların sıvaları

Renklerden bir cümbüş var
Ahenkli, endamlı ve zarif
Gökkuşağında yürüyüş var
Yükümüz şarkı ve aşk
Uzanıp tutuyoruz yıldızları

Çırpıyorum ellerimi
Susarsan kaybolur göğün kuşağı
Yükseldikçe unutuyorum kendimi
Cennetten gelen ses
Durduruyor hayatı, vapurları

Uçuyor nurdan tınılar
Uzanıyor ötelere, ufuklara
Söz, nefes, manevi sızılar
Kırıyor her demde
Ruha vurulmuş prangaları

Sen söyledikçe yeniden
Dirilir kalkar, tempo tutarız
Dingin sesin derinden
Alır bizden bizi
Üstatlar kalkar yerinden
Duyunca sesinizi…

(Dillagi eşliğinde, Nusrat Fateh Ali Khan için yazıldı…)

Hüsn’ü Aşk

04 Ağustos 2007

Terliyor ellerim asırların sıkıntısından
Aranıyor derinlerde bulunmuyorum
Islanıyorum ve korkuyorum akıntısından
Rüyalarda aşıyorum şehirleri
Kaf dağını uçsuz nehirleri
Babil’den geçiyorum Buraha’dan
Ne seferden dönen ordular
Ne de kervanlardan bir haber var
Bi haber keşişler, hancılar
Oysa Ferhat’ta bulmuştu Mecnun’da seni
Bense kırklara karıştım duymak için sesini.

Sultanların servetleri ve Babil hazineleri
Kokun kadar cezp etmedi beni
Saklı şehirler buldum ıssız karanlık
Etrafta periler, sessiz sakin adımlar
Bir ben varım yürüyen gecede
Yazıtlarda çözüyorum seni gizemli bilmecede
Adını okuyorum her adımda her hecede
Efsunlu odalar açılıyor
Altınlar, inciler, yakutlar saçılıyor
Açılıyor önüme tarihin sırları
Sen yoksun hiçbir yerde
Sanki ağırlamamış seni hiçbir belde
Ne bilginler biliyor seni
Ne de rüzgarlar duyuruyor bana sesini…

Yakamda kilitlendi titretiyor sancılar
Aşkında acı, acında aşk var
Çölleri aşıp gelen dalgalar sen oluyor
Misk kokulu bir serap olup kayboluyor
Uzuyor gölgesi her şeyin
Kararınca gökyüzü dalınca uykuya
Avucumda yokluğun içimde asırlık sızılar
Ne ceylanlar ne insanlar biliyor seni
Ne de cinler haberdar.

Kapat
E-posta ile paylaş