10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Al Basmadan Donu Var

20 Ocak 2010

Elbette ben Zeki’yi dinlemeyi bırakalı uzun yıllar oldu. Ama şimdi de kardeşim Matrax’ı takip ediyor. Geçenlerde radyoda çalarken ilgimi çeker deyu dinletiverdi bana. Sevdim.

Jamal Slitine - Hobbi Lak

20 Ocak 2010

The Cure

09 Ekim 2009

The Cure Rock Group

(Bu yazı aynı zamanda bir mektuptur.)

The Cure… Yüzleri bembeyaz, dudakları rujlu elemanlar… Okul arkadaşı üç eleman 70lerde The Cure adlı grubu kurarlar. Tavırları, tipleri ve şarkılarıyla kısa sürede alternatif rock camiasında kendilerine güzel bir yer edinirler. İlk albümleri karamsar, iç bunaltıcı şarkılarla dolu olduğu için insanlar tarafından gotik ve bohemist olarak benimsenirler. Ve bu imaj onların üzerine öyle bir yapışır ki ne kadar neşeli şarkılar da yapsalar kendilerinden beklenen sıra dışı şeylerdir. Lakin gotik olmasa bile sıkı pesimist diyebiliriz kendilerine. Şöyle bir şey var ki, grubun vokalisti idi yanılmıyorsam, verdiği bir demeçte, hiçbir şey istemediğini, bir dağın tepesinde ölümü beklemek istediğini söylemiş. Buna benzer sözleri yüzünden intihar edeceği beklentisi doğmuş, hatta hangi şarkıdan/albümden sonra intihar edeceği merak konusuymuş… Tabi öyle bir şey olmamış…

Elemanların belirli bir ahlak anlayışları var. Kapitalizme, piyasaya karşı erdemli bir duruşları var. Küfürlü şarkılardan, öğürmelerden hazzetmiyorlar. Lakin birçok metal, rock ve elektro sanatçısında olduğu gibi bunlarda da bir imaj kaygısı var. Bu marjinal olma çabası direk olarak tiplerinde tezahür ediyor. İyi bir ailede yetişmiş, rahat büyümüş, nazik çocuklar olmalarına rağmen karmaşık saçlar ve bembeyaz suratlar ile vermek istedikleri görüntü ise tam tersi. Biz çok sıradışıyız mesajını veren imajın altında gayet doğal sevimli çocuklar var oysa. Bu gerçeği perdelemek rock’un doğası için gerekli olabilir belki, bilemiyorum. Örneğin Mortiis sahnede canavar maskesiyle çıkar. Uzun iğrenç bir burun, sivri kulaklar, dağınık uzun saçlar, sarılı kol ve bacaklar. Yaptığı şarkıyla bir şeyler anlatırken, imajıyla bu anlatıma destek vermektedir böyle yaparak. Oysa Mortiis de bembeyaz pürüzsüz nazik bir çocuk tipindedir aslen.

Şarkılarına gelirsek, ne söylediklerini bilmiyorum ama kasvetli şeyler söylüyor olsalar dahi, şarkılarında bir neşe var. Hani bazı sakızlar olur ya, şekersizdir ama tatlıdır. İşte The Cure için de bunu söylemek mümkündür, bir tatlandırıcı vardır şarkılarında ama bu bildiğimiz şeker (mutluluk, neşe) değildir. Enerjiyi hissederiz ama neşeyi birebir göremeyiz, iyiyse kafamız neşeleniriz…

Vokalistlerinin (Robert Smith) rahat ve temiz bir sesi var. Çok uçurmasa da en azından hiç yormuyor. Her şarkıyı aynı güzellikte aynı temizlikte okuyamadığı bir gerçek… Zaten kafası güzelken iyi yorumlayamadığını saçmaladığını kendisi söylüyor. Çok güzel şarkıları var. Derin ve yüzeysel ritimler iyi harmanlanmış. Bunu anlatmanın başka bir söylemi var mı bilmiyorum ama dediğim gibi şarkılarında derinden gelen ses ile belirgin olan sesler, tezatlıklarıyla, birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarıyla lezzetleniyor.

Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim Roll’un 16. Ve 40. Sayıları The Cure sayıları imiş. Merak ettim, o sayıları istiyorum, ama piyasada var mıdır bilmiyorum, benim sana linkini gönderdiklerim 2008 sayılarıydı sadece.

Şarkılarında güzel, akılda kalan ve kendini tekrar ettiğinde yorup sıkmayan melodilere bolca rastlamak mümkün… Hafif şarkılarda bile bir coşkunluk var, böyle olunca şarkılarını uzun yolda dinlemek gayet lezzetli olur diye düşünüyorum. Hatta yaptığım “Yolculukta Dinlenecek Şarkılar Listesi” ne bir şarkılarını almayı düşünüyorum, ama hangisini alacağıma karar vermedim.

Burada bir tespit yapsam iyi olacak. Albüm/sanatçı/şarkı tanıtımı yapılırken genelde (ya da hep öyle) verilen bilgiler biyografi gibidir. Kuru bilgilerden oluşur. Oysa ne çok isterim o anlatma mertebesine ulaşmış sıkı dinleyici herhangi bir şarkının derinlerini anlatsın bana, hissettiklerini anlatsın, şarkının hissettirdiklerini… Ya da tümden şarkıların geneline dair, en azından tarza, o özgün tarzın anlattığı özgün hikâyelere dair bir şeyler anlatsınlar. Biliyorum şarkıları anlatmak zordur ama ben anlatmak istiyorum yine de sana…

Anlamak da zordur biraz… Tadı nereden aldığına bağlı, hangi damardan beslendiğine… Örneğin ben net şeyleri severim, ses net, müzik net, melodi net. O yüzden Björk, Pink Floyd ve Radiohead bana çok da yakın değildir. Tori Amos hiç yakın değildir. Sana da Mortiis yakın değildir örneğin. Ama şu kesindir ki Björk’den de Mortiis’den de zevk alabilmek için iyi derecede müzik dinliyor olmak gerekir, iyi kulak dedikleri şey işte… Tom Waits’den zevk alabilmek için iyi dinlemenin yanında sabırlı olmak da gerekir mesela. Tamam, CocoRosie’de net değildir, biraz mıymıntıdır, ama zeki buluşlarla doludur, belki bu yüzdendir onların yakınlığı. Doğuda karşılığı Mohsen Namjoo olabilir CocoRoise’nin. Ama anlattıklarına değil müziklerine kattıklarına bak, bir akrabalık var yaklaşımda dimi… Björk, Pink Floyd ve Radiohead’ i yan yana yazınca aklıma bunlara yakın bir isim geldi: Coldplay. Yakın zamanda İstanbul’da konser vereceklermiş. Hep beraber The Hardest Part diye bağıracaklarmış. (:

Bu yazıyı sadece sana göndermek için yazmıştım ama sanıyorum sitede de yayımlayabilirim. Gayet temiz olmuş, hiç küfür etmemişim mesela, özel şeyler de söylememişim. Aslında Pink Floyd’un gizemli Sdy Barrett’ini anlattığın mektubuna karşılık olabilir bu mektup. En son Murat Menteş mi bahsetmişti o adamdan? Ne olmuştu? Bak o hikâyeyi unuttum. Bir ara yeniden anlat.

Sabah oluyor, uyuyayım biraz. Sen de işrağı bekle… Bir anekdotla bitireyim bari mektubu:

Elektronun kafayı sıyırmış elemanı Aphex Twin (Richard D. James) İstanbul’a geldiğinde sormuşlar:

- Evinizde bir tank olduğu hakkında söylentiler var.

Evet. Ferret Armoured Scout Car Mark II. 4.5 tonluk. Üzerinde 72 mm’lik taramalı tüfek var.

- Ne amaçla kullanıyorsunuz?

Normal bir araç gibi… Çoğunlukla alışveriş için kullanıyorum.

Not: Ekte bir grafik dosyası var. The Cure için tasarladığım duvar kâğıdı…

TIKLAYINIZ

Sally Shapiro - Jackie Jackie

22 Ağustos 2009


Ben ‘jackie jackie’ adlı güzel şarkımı dinlerken, sokaktan davul ve zurna sesleri gelmeye başladı. Balkona çıkıp baktığımda, küçük bir topluluğun hakla şeklinde birbirlerine geçip saçma salak hareketlerle dönüp durduklarını gördüm. Sapıtmış gibiydiler, sokağın ortasında, milletin önünde (sokaktakiler için bu gayet normal) oynuyorlardı, içlerinde başörtülü ablalar da vardı. Ütülü kıyafetler giymelerinden, saatler süren uzun uğraşlar sonucu saçlarını yaptırmış ablaların şeklinden, bunun bir düğün öncesi faslı olduğu anlaşılıyordu.

Çok sinirlendim, zira güzelim şarkımı rahatça dinleyemiyordum.

Belediyeyi aradım:

- Merhaba, …… mahallesi dördüncü caddede bazı orospu çocukları ellerinde davul ve zurnalarla evleri yıkıyorlar!

- Ne! Hemen sizi zabıtaya aktarıyorum.

- Dıııııt.

- Merhaba, bir şikâyette bulunacağım. …… mahallesi dördüncü caddede ellerinde davul ve zurnalarla bazı insanlar aşırı gürültü yapıyorlar.

-Mahalle …….., cadde dört, adres doğru mu?

-Evet

- Trafiği kapatmışlar mı?

-Hayır, trafiği kapatmamışlar.

- Ekiplerimiz geldiğinde görebilirler mi?

- Ekipleriniz geldiğinde, görebilir ve duyabilirler.

- Peki tamam.

- Teşekkürler.

Jackie Jackieeee  (:

Amra Halebic - Kad Procvatu Behari

03 Haziran 2009

Boşnak şarkıları hep içli, hep derin olur. O toprakların derdi kederi, o insanların acıları gün yüzüne çıkmaz, o insanlar oturup sızlanamaz, güçlüdürler. Ama acıyı ve derinliği şarkılarında yakalamak mümkündür, onların kendileri gibi şarkıları da güçlüdür.

(Zehra ablaya teşekkürler)

Bir Ümmü Gülsüm Söyleşisi

26 Şubat 2009

(Murat Özyıldırım ile Ümmü Gülsüm’ü konuştuk.)

Ümmü Gülsüm en saf tabiriyle ve özetle kimdir?

Büyük sanatkârları tanımlarken genellikle farkında olunmadan klasik övgü cümleleri kullanılır; “büyük bir ses”, “usta yorumcu”, “halkın sevgilisi” gibi. Geçtiğimiz yüzyılın başında Mısır’da doğan ve kısa sürede sadece Mısır’ın değil bütün Ortadoğu’nun unutulmaz sesi haline gelen Ümmü Gülsüm için bir tanımlama bulmakta zorlanıyorum. Malumunuz, şark memleketlerinde insanlar duygusaldır. Nefretleri de aşkları da hep en uç noktalarda tarif edilir. Bu nedenle mesela siyasi yöneticiler ya çok sevilen ve yanlışları görülmeyen liderlerden ya da nefret edilen ve masalların en kötü kişiliklerinden daha kötü olduğuna inanılan insanlardan oluşur. Ortadoğu’da sanatkârlara bakış da böyledir, genellikle onlara gösterilen sevgi -özellikle halkın sevgisi- son derece içten ve hiçbir abartıdan kaçınmaksızın oluşur. Türklerde de Araplarda da durum aynıdır. Ümmü Gülsüm, bu tanımlamalar içinde sadece sesiyle değil, her yönüyle sevilen bir insan olarak, kendinden en çok söz ettiren sanatkâr hanımefendi olarak karşımızda -ölümünden yaklaşık otuz beş yıl sonra bile- dimdik durmayı başararak diğer bütün rakiplerini geride bırakan bir figürdür.

 

Mısır için, ya da Ortadoğu için Ümmü Gülsüm nedir?

Kendi halkının değerlerinden kendini uzak tutmayan sanatçılar, öncelikle yaşadıkları ülkenin renklerini gösterirler. Ümmü Gülsüm, bildiğiniz gibi Mısırlıdır ve en anlaşılır sözcüklerle söylemek gerekirse, sevenleri için bütün Mısır’ın her şeyidir. Mısır, Ümmü Gülsüm’ün yaşadığı 1904 - 1975 yılları arasında olağanüstü siyasi gelişmelerle karşılaşmış, bu gelişmeler zaman zaman musikide de kendini göstermiştir.

Önce İngiliz yönetimi, ardından Kral Fuad ve Kral Faruk dönemleri ve son olarak 1952 yılında milliyetçi subayların darbesi ve krallığın sonu. Bütün bunlar sadece Mısır’ı ilgilendirirken, 1948 Arap İsrail Savaşı, Sovyetlere yakın izlenen Nasır’ın bütün Arap dünyasını etkileyen Arap Milliyetçiliği politikaları, Mısır’ın Yemen ve Suriye ile kurduğu, kısa ömürlü olan Birleşik Arap Cumhuriyeti maceraları hep Ümmü Gülsüm’ün sanatının dorukta olduğu yıllarda gerçekleşen olaylardandır.

Krallık döneminde zirvedeki sanatçı olan Ümmü Gülsüm, Nasır döneminde de yine bir numara olarak en üstteki yerini korumuştur. Ümmü Gülsüm’ün Ortadoğu’da simgeleşmesi onun sesinde ve müziğinde halkın kendisini bulmasıyla olmuştur. Yani bence Araplar Ümmü Gülsüm’ün yorumlarında kendilerini özdeşleştirmişlerdir. Okunan şarkılarda “kendilerinden bir şeyler” değil tarihin Araplara yüklediği “kendi her şeylerini” adeta yeniden bulmuşlardır.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Amel Mahtlouthi - Naci En Palestina

01 Ocak 2009

Ben Filistin’de doğdum… Ben Filistin’de… Ben… Filistin…

Naci En Alamo’yu dinlemiştiniz değil mi? Bir de bunu dinleyin o halde…

Idir - A Vava Inouva

03 Aralık 2008

Cezayir taraflarından mest eden bir koku… Sessiz sakin derinden alıp götüren… Bir otobüs var hayalimde, ıssız yollarda, hemen bir ikindi sonrası. Dağlar, yamaçlar kızarmış güneşin kızıllığında, sanki al yanaklı bir köylü kızı… Otobüs dağlar teper aşarken ve hep bir ikindi sonrasının kızıllığı varken ve hep hayalini kurduğum gibi… Çalıyor işte şarkı, dilim dönmüyor eşlik edemiyorum. İçten, hani böyle kalbin kan pompalaması gibi, ritim tutuyorum… Buyurun dinleyin:

(Fazilet ablaya teşekkürler…)

Ahmed Bukhatir - Fartaqi

31 Ekim 2008

Biraz sessiz sakin ama uçarak, bulutlara basarak… gidelim mi? 

(Selma ablaya teşekkürler.)

16 Adet Seçkin Şarkı

16 Ekim 2008

AleminRenkleri.com dan takipçilerine güzel bir hediye… 16 adet seçme şarkı tek klasörde.

Zaman zaman bu sayfalarda nadir, güzel şarkılar yayınlıyorum. Bugün sizlere şöyle topluca bir ziyafet çekmek istedim.

İndireceğiniz klasörün içinde 16 adet birbirinden güzel şarkı var. Bu şarkılar benim senelerdir dinlemiş olduğum, dönemlerine göre bende izler bırakan şarkılardır. Bu şarkıları bir araya getiren şey, çok hit ya da çok güzel olmaları değildir. Tamamen benim iç dünyamla ve bende bıraktıkları etkilerle alakalıdır bu toplaşma. Şarkıların isimlerini buradan vermeyeceğim tabi ki, indirin ve dinleyin.

Link: http://rapidshare.com/files/148721816/awara-muzik.rar

İndireceğiniz rar dosyasının şifresi: aleminrenkleri.com

Kapat
E-posta ile paylaş