top-image

Ortaya Karışık kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Cinnet Modern

İsmail Kılıçarslan’ın şiiri. Geçen sene Tarık Tufan Düş Vakitleri programında okumuştur.

Kayıt/kaynak: simurg.wordpress.org

Sevgili okur. Bu yazının edebi bir değeri olmadığı gibi değer olarak kazandırabileceği herhangi bir şey de yoktur. Yazılma amacı, ismi zikredilen şahıslara kapak/küfür/döşeme olsun içindir.

Geçen sene yaşadığımız Yassı Ada macerasını bu sene de tekrarlamak niyetindeydim. (geçen seneye dair zımbırtıları buradan okuyabilirsiniz) Daha doğrusu niyetindeydik. Aylar öncesinden dile getirilmiş, nasıl olacağından falan bahsedilmişti. Lakin gitme vakti gelip çattığında daha önce de bahsetmiş olduğum gibi sevgili mıymıntı ahali mırın kırın vaziyetleri almaya başladı. Bazı sebeplerden dolayı bir hafta ertelememize rağmen, yine olmadı. Buna binaen pıskırtı muhtevalı, yer yer höbere göbereli, sert ve sinirli cılk kelimelerden cıyındırık cümlelerden müteşekkil bu yazı kaleme alındı. Bazı arkadaşlar diyerek mi giydirme yapsam yoksa tek tek isim mi saysam diye düşündüm uzunca, döşemede karışıklık olmaması için isim zikretmeyi uygun gördüm sonra.

Sevgili gölgem Talha. 3 bin yıl sonra şiddetli bir dede aşkıyla yandığından dolayı, senelik iznini bu kutsal göreve adayıp sahil boylarında kumlu bir dede ziyareti yaparak, kendi tabiri ile “patlamaya hazır bir bomba” olarak, şort ceplerinde sılayı rahim aromalı kum tanecikleri ile yuvaya dönmüş ve iznini aromalı kum taneciği toplamaya adadığı için gelemeyeceğini beyan etmiştir. Eyvallahtır…

Sevgili Enes. Bir şeyler söylemiş ama anlaşılmamıştır. Sanırım büyük ihtimalle cart ile curt yan yana gelerek cart curt olmuştur. Tabi bu çok önemlidir. Elimizde kutsal su (deniz suyu) semah ederek vecd ile binler kere “cart curt” diyelim. Haydi bismillah…

Geçen seneden olaya talipli olanlardan sevgili Ersin. Ne arayıp ne sormuştur. Sanırım msn den de engellemiştir. Çocukça bir tavırla, bir yazısına yaptığım eleştiriden dolayı kızlara rezil rüsva olduğunu düşünerek mahalle maçlarında top sahibi mıymıntı mızıkçı çocuklar gibi kaçmış ve yine sanırım ki çocukça bir tavırla bana küsmüştür. Bu hali bana Zartutales’in şu meşhur sözünü hatırlatmıştır: “Kızların içinde karizmamı çizme, bilmiş tavırla kelimeleri iplik gibi dizme” Ayıp etmiştir. Kalbimizi kırmıştır.

Sevgili ortak Üsame. Başlarda hevesli olmasına rağmen, gün ortasında uyku ile uyanıklık arasında yaptığı manevi cılk yolculuk sonrasında, Arşimet gibi bağırarak “evet evet kuzuluğa gitmeliyiz” demiş, ardından “yok yok Bolu” sonrasında “cıx cıx olmadı Abant”, “Ardahan’a mı gitsek lan”, “Bak Selim diyor ki Şile’ye gidelim, hem Çingene tavuğu falan da yaparız” gibi cümlelerle Baykal’ın Ergenekon’u sulandırma çabalarına benzer çaba harcayacak sevgili Yassı Ada kampımızı sulandırmış ve içine….. girmemiştir. Tamam gidelim demesine rağmen bu işte gönlü olmadığı anlaşılmış, tavrına itibar edilmemiş lakin sözünde durma eğiliminden dolayı tebrik edilmiş, çelenk, çanak vs. zımbırtılar kendisine bu tavrından sebeple hediye edilmiştir. Doğum günü kutlu olsundur.

Sevgili Enes Selim. Ne olduğu anlaşılmamıştır. Durup dururken gelmeye gönlü olmadığı anlaşılmış, buna sebep olan şeyin yedikleri mi olduğu yoksa Keops Piramiti’nin lanetli etkisinde mi kalmıştır bilinemez. Şile’de kendi halinde çingene tavuğu yaparken kaçırılıp gizemli şehir Giza’ya götürülmesi kraliçe Hetepheres tarafından makamı olan mezarda solmuş çiçek yağmuruyla karşılanması, adaya gidemememiz için elinden geleni yapması açısından temennimdir. “Sıhıyo beah” tadında pırtlak cümleleri kelam bağlamında böğürtü mesabesindedir. Yuhtur!

Sevgili Abdülcelil. Hiç arayıp sormamış, “ne oldu abi, ertele dedik erteledin, gidiyoz mu” dememiş, ses seda vermemiştir. Bişiler olmuştur. Falandır. Filandır.

Bunlardan ayrı olarak çaba ve gayretinden dolayı Yusuf Özer’e çokça teşekkür ediyorum. Saol dostum. “Boş ver layık değillerdi zaten…” dimi…

İsmi zikre değer görülmüş bu değerli arkadaşların başka herhangi bir organizasyon için isimlerinin dile alınması düşünülemez. Düşünülmesi teklif dahi edilemez. Bu gezi için gitmekten vaz geçtiğim diğer programların geçmiş zaman negatif görüntüleri ve ben, oturup yazdım. Bu edebi ve ince giydirmenin yarısı boşa gitse de, anlaşılmasa da kısacası şunu demek istiyorum: Naş!

Bu yazı mıymıntı, “yok öyleydi yok şöyleydi” gibi şeylerin tartışılmaması için ve hiçbir şey duymak istemediğimden ötürü yorumlara kapatılmıştır. Alemin Renkleri takipçilerine bu kişisel ve ‘entel serseri’ üslup için “kusura bakmayın” diyorum.


Güzel bir gündü. Sabah saatlerinde evden çıktım. Binanın uzun merdivenlerinde biraz durup ayakkabılarımı bağlamak istemiştim. Merdivende 5-6 yaşlarında küçük bir çocuk oturmaktaydı. Ayakkabılarımı bağlamak için eğildiğimde omuzlarıma uzanan uzun saçlarım hafif öne döküldü ve çocuk kafasını kaldırıp bana baktı, göz göze geldik.

Çocuk çok şaşırmış bir vaziyette, heyecanla ve bir buluş yapmış gibi gözleri parıl parıl bir halde şöyle dedi: “aaaa! Kız adaaam!”

Dumur oldum. Renkler karıştı. Dünyam kaydı. Kendimi birkaç saniye toparlayamadım. :)


Sevgili Fatih Belediyesi ve sevgili Vakıflar Genel Müdürlüğü. Yukarıda görmüş olduğunuz fotoğraf gözünüze girsin!

2006 sonralarında başlayan ve 2007’nin 12. ayında bitmesi gereken Yavuz Sultan Selim Camii Restorasyonu 2008 yılının 5. Ayı biterken hala bitirilmemiş durumda.

Bu gecikme, bu umursamama, bu takmama, bu acziyet, bu beceriksizlik Fatih halkını ve mekanı sevenleri mağdur etmektedir. İstanbul’un en güzel tepelerinden birine kurulu olan Yavuz Selim Camii ve eşsiz Haliç manzaralı bahçesiyle yaz kış her daim insanları bağrında ağırlayan bu mekân aylardır haksız olarak kapalıdır. Ve sanırım uzun bir süre daha kapalı kalacaktır. Çünkü altı ay önce bahçe nasılsa hala öyle: darmadağın. Çünkü altı ay önce iç avlu nasılsa hala öyle: yerdeki mermerler kırık dökük.

Bir buçuk senedir bahçeye birkaç tane aydınlatma lambası dikebilmişler sadece. İşte koca kurumların, işte her fırsatta “En iyi belediye seçildik” diye panolara reklamlarını taşıyan Fatih Belediyesinin yapabildiği en iyi şey: bir buçuk yılda birkaç direk dikmek. Bundan yıllar önce avludaki çeşme bakımsızlıktan yıkılıyordu, her yanı dökülüyordu. Defalarca gazetelerde haber olmasına rağmen uzun süre bir ilgilenen çıkmamıştı. Evet şimdi ilgilendiler sağ olsunlar, çeşmeyi onardılar birde ortaya direk diktiler. Haksızlık etmeyelim, camii iç duvarları elden geçmiş gözüküyor, karanlıkta pek seçemedim ama etrafa süslemeler falan da yapılmış. İki yıldır yapabildikleri bu. Ama bahçe darmadağın. Banklar sökülmüş durumda ve işin kötüsü terk edilmiş durumda. Hemen caminin yanında bulunan türbenin içindeki şantiyeye girdiğimde barakalardan çıkan cüzamlı görüntüsü veren ve homurdanarak konuşan yetkili olduğunu düşündüğüm bir zat, sorduğum sorulara cevap vermeye çalışıp olayı izah ederken ve içeri girdiğim için azarlamaya yeltenirken ağzından çıkan ve anlayabildiğim tek şey var: “ihale”. Homurtuyla konuştuğu için başka bir şey anlayamıyorum zaten.

Fatih Belediyesine telefonla ulaşmaya çalıştım, ulaşamadım. En az dört farklı yere mail atıp durumu bildirdim, cevap isteyip bu konu hakkında yazacağımı kendilerini ilettim. Hiç birinden cevap gelmedi. Şimdi hiçbir şey olmayacak. İstanbul’un en güzel ve en ferah mekânlarından biri uzun süre daha kapalı kalacak. Sonra Fatih Belediyesi bir Kültür Binası daha dikecek belki. Sonra panolara belediye başkanının yakışıklıca çekilmiş bir fotoğrafı asılacak, hemen yanında da “En iyi belediye seçildik” ile başlayan reklam kokan metinler ve yalaka gazete küpürleri yer alacak.

Fatih halkı ve yakın muhtarlıklar toplanıp imza toplamalı. İnşaatı biran önce bitirsinler ya da beceremiyorlarsa bırakıp gitsinler. Halk toplanıp evinden getirdiği kazma kürekle, yumurta akıyla, sulu boyayla, yumoşla, pudrayla, popolinle onlardan daha iyi iş çıkarır, daha iyi restore eder. Türkiyenin en iyi belediyesinin yapacağı bu kadar işte.

Biliyorum, cevap verme nezaketinde bulunurlarsa muhtemelen belediyenin yetkisinde olmadığını, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ilgilendiğini yahut o bitiş tarihinin aslında sadece minber ve mihrap restorasyonu ihalesi için geçerli olduğu, ayakkabılık için ayrı ihale, kapının kolu için ayrı ihale, camiye gelen hacı amcanın takkesi için ayrı ihale olacağını falan söylerler. Ya da ilgilenen kurum kalkar, işte ihale sonuçlanmadı, falan firmanın patronunun babaannesi hastaymış, yok efendim ihaleyi alan şirketin bürosunu su basmış, ilgilenen yetkilinin teyzesinin kızının düğünü varmış, asker arkadaşının göbeğinde çıban çıkmış gibi alakasız bir ton laf ederler. Türkiye’de işler bu şekilde yürür çünkü. Bana camimi geri verin, bana Haliç manzaramı geri verin, bana çeşmemi geri verin!


Bir film festivali, belki bir gala ya da ona benzer başka bir şey. Dünyanın en ünlü aktörleri, yönetmenleri orada ve içeriye başka kimseyi almıyorlar. Etrafta bir gazeteci bile yok. Üzerimde beyaz bir gömlek var ve kolları sıvalı. O halde kapıdan içeri dalıyorum. Tam girişte Jackie Chan biriyle muhabbet ediyor. Ona “merhaba” diyorum ve el sıkışıyoruz. Ama beni tanıyamamanın verdiği şaşkınla gülümsüyor ve ben içeri girerken ardımdan bir süre bakıyor. Sanırım anımsamaya çalışıyor.

İçerisi lüks bir yer. Koyu yeşil renkli kadifeden yapılma narin koltuklar var içeride. Daha çok bekleme salonu ve cafe karışımı bir yeri andırıyor. Masalarda bir şeyler yudumlayan insanlar, etrafta dolaşan garsonlar, ayakta muhabbet edenler; dünyaca meşhur birçok kimse var orada…

En köşe bir yere geçiyorum. Koyu yeşil kadife koltuklu bir masaya oturup dikkat çekmemek için hafifçe arkamı dönüyorum. Zaman geçirmeye çalışıyorum, saatimle oynuyorum, gömleğin kollarını açıyor yeniden kıvırıyorum falan. O sırada hafif uzun ve seyrek saçlı, iri yapılı yaşlıca bir adam gelip aniden sarılıyor bana. Ben hiçbir şey demeden: “Oh Tanrım. Antonyo amma da zayıflamışsın” diyor. Çaktırmıyorum, beni birine benzetti galiba diyorum içimden. Zaten moruk yaşlı, gözleri falan da iyi görmüyordur diye söyleniyorum, ama bu arada da kendi kendime “Antonyo kim ulan” demeden de edemiyorum.

Birazdan bir anonsla birlikte topluluk başka bir kapıya yöneliyor. Gala ya da her neyse başlıyor olmalı. Ben de herkesle beraber gidilecek yere gidiyorum yavaş yavaş. Tam o sırada Koreli tipli bir görevli koluma yapışıyor. “Hayır” diyor “sen gidemezsin”. “Geldiğinden beri seni takip ediyoruz zaten, garip garip şeyler yapıyorsun, aşağıda namaz falan kılıyorsun, numaranı yutmadık, sen ünlü biri değilsin” gibi şeyler söylüyor. Birkaç saniye düşünüp üzerimdeki heyecanı attıktan sonra saftirik Koreliye dönüp, hiçbir dilde olmayan kelimeler kullanarak garip şeyler söylüyorum. Çünkü diyorum kendi kendime, bu manyak herifleri buraya diktilerse bunlar çok iyi dil biliyordur. O yüzden hangi dili konuşursam konuşayım anlayıp cevap verecektir. Birkaç görevli daha geliyor. Hepsinde Asyalı tipi var. Onlara da anlamı olmayan Arapça ve Farsçayı andıran ses ve mahreçleri kullanarak bağırıp çağırıyorum. Hiçbir şey anlamazlarsa belki bırakırlar diye düşünüyorum, anlamsız cümlelerle bağırıp çağırarak adamları ezmeye çalışıyorum. (Örneğin şöyle şeyler: “habicindir mahucuma komtre bas caho mayala maka mara ta samba guguba hori gum gume puş di humce dan dariya, güm pas darahori pantarasmacahtamarya. Meh cumbışkı hançehuri man de koşmar ke sahuri. Bülbürcesimde bır kış mıscık tır mı gümp, tınk mınt kıkıştır mi fıs mık, bömbelori”)

Ama fayda etmiyor. Manyak Koreli bir Arap çağırıyor aşağıdan, sonra gidiyor. Daha fazla ısrar edersem pabuç pahalıya patlayacak, muhtemelen beni sorgu odasına falan alacaklar diye düşünerek ısrar etmekten vaz geçiyorum. Exit yazısını görsem de Arapça konuşmanın keyfini kaçırmamak için Arap’a çıkış nerede diye soruyorum. Tarif ediyor ve koluma giriyor. Beraber hızlıca sokağa çıkıyoruz.

Yuh! Burası Bakırköy. Hemen Carousel’in karşısındaki sokaklardan birine çıktık. Neyse Arap’la LCW nin oradan dönüp yukarı doğru gidiyoruz. Ona bir şeyler soruyorum o cevaplıyor derken, bu Arap sandığım herifin tipi dikkatimi çekiyor. Meğer zenciymiş hırbo. Hem de çöpçüymüş burada. Üzerinde hiphopçıların giydiği tarz büyük bol sarı bir tişört var. Saçlar uzun, örgülü ve çürümüş. Uzun ve bol bir pantolon… Ona “burada Arapça konuşuluyor mu” diye soruyorum, “ohhoo” diyor “Bizimkiler Arapça ve Türkçeyi iyi bilir”.

Tam o sırada uyanıyorum. (tabi hastayım bu arada ateşler içinde uyumuştum) Odamda annem var. Uyanır uyanmaz anneme diyorum ki: “Şerefsizler bıraksaydı içeri girecektim, ondan sonra da nasıl keklediğimi anlatıp makara yapacaktım ne güzel” Annem garip garip bakıyor suratıma. Ona rüyamı anlatıyorum hemen. Bana diyor ki: “ Amaan, iyi ki almamışlar, ne işin var gâvurların arasında.”

(Guzamba lömbür pırkatanorya, sismikol pisişik kişenketenari haccahpt pırtık lizimbek tıbışkalay, kekeşme cümbeş la ekzibü, yuh artık pasanmadura. Yani diyorum ki, yalan yere rüya gördüm diyecek değilim, ki görülmeyen bir rüyayı gördüm diyerek anlatmak büyük günahtır, biliyorum.)

Sayfa: 2« 1 2 3 4 5 6 7 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi | Reng-i Ahenk Teması | Hakkımda | İletişim