10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Yavuz Sultan Selim Camii Restorasyonu

26 Mayıs 2008


Sevgili Fatih Belediyesi ve sevgili Vakıflar Genel Müdürlüğü. Yukarıda görmüş olduğunuz fotoğraf gözünüze girsin!

2006 sonralarında başlayan ve 2007’nin 12. ayında bitmesi gereken Yavuz Sultan Selim Camii Restorasyonu 2008 yılının 5. Ayı biterken hala bitirilmemiş durumda.

Bu gecikme, bu umursamama, bu takmama, bu acziyet, bu beceriksizlik Fatih halkını ve mekanı sevenleri mağdur etmektedir. İstanbul’un en güzel tepelerinden birine kurulu olan Yavuz Selim Camii ve eşsiz Haliç manzaralı bahçesiyle yaz kış her daim insanları bağrında ağırlayan bu mekân aylardır haksız olarak kapalıdır. Ve sanırım uzun bir süre daha kapalı kalacaktır. Çünkü altı ay önce bahçe nasılsa hala öyle: darmadağın. Çünkü altı ay önce iç avlu nasılsa hala öyle: yerdeki mermerler kırık dökük.

Bir buçuk senedir bahçeye birkaç tane aydınlatma lambası dikebilmişler sadece. İşte koca kurumların, işte her fırsatta “En iyi belediye seçildik” diye panolara reklamlarını taşıyan Fatih Belediyesinin yapabildiği en iyi şey: bir buçuk yılda birkaç direk dikmek. Bundan yıllar önce avludaki çeşme bakımsızlıktan yıkılıyordu, her yanı dökülüyordu. Defalarca gazetelerde haber olmasına rağmen uzun süre bir ilgilenen çıkmamıştı. Evet şimdi ilgilendiler sağ olsunlar, çeşmeyi onardılar birde ortaya direk diktiler. Haksızlık etmeyelim, camii iç duvarları elden geçmiş gözüküyor, karanlıkta pek seçemedim ama etrafa süslemeler falan da yapılmış. İki yıldır yapabildikleri bu. Ama bahçe darmadağın. Banklar sökülmüş durumda ve işin kötüsü terk edilmiş durumda. Hemen caminin yanında bulunan türbenin içindeki şantiyeye girdiğimde barakalardan çıkan cüzamlı görüntüsü veren ve homurdanarak konuşan yetkili olduğunu düşündüğüm bir zat, sorduğum sorulara cevap vermeye çalışıp olayı izah ederken ve içeri girdiğim için azarlamaya yeltenirken ağzından çıkan ve anlayabildiğim tek şey var: “ihale”. Homurtuyla konuştuğu için başka bir şey anlayamıyorum zaten.

Fatih Belediyesine telefonla ulaşmaya çalıştım, ulaşamadım. En az dört farklı yere mail atıp durumu bildirdim, cevap isteyip bu konu hakkında yazacağımı kendilerini ilettim. Hiç birinden cevap gelmedi. Şimdi hiçbir şey olmayacak. İstanbul’un en güzel ve en ferah mekânlarından biri uzun süre daha kapalı kalacak. Sonra Fatih Belediyesi bir Kültür Binası daha dikecek belki. Sonra panolara belediye başkanının yakışıklıca çekilmiş bir fotoğrafı asılacak, hemen yanında da “En iyi belediye seçildik” ile başlayan reklam kokan metinler ve yalaka gazete küpürleri yer alacak.

Fatih halkı ve yakın muhtarlıklar toplanıp imza toplamalı. İnşaatı biran önce bitirsinler ya da beceremiyorlarsa bırakıp gitsinler. Halk toplanıp evinden getirdiği kazma kürekle, yumurta akıyla, sulu boyayla, yumoşla, pudrayla, popolinle onlardan daha iyi iş çıkarır, daha iyi restore eder. Türkiyenin en iyi belediyesinin yapacağı bu kadar işte.

Biliyorum, cevap verme nezaketinde bulunurlarsa muhtemelen belediyenin yetkisinde olmadığını, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ilgilendiğini yahut o bitiş tarihinin aslında sadece minber ve mihrap restorasyonu ihalesi için geçerli olduğu, ayakkabılık için ayrı ihale, kapının kolu için ayrı ihale, camiye gelen hacı amcanın takkesi için ayrı ihale olacağını falan söylerler. Ya da ilgilenen kurum kalkar, işte ihale sonuçlanmadı, falan firmanın patronunun babaannesi hastaymış, yok efendim ihaleyi alan şirketin bürosunu su basmış, ilgilenen yetkilinin teyzesinin kızının düğünü varmış, asker arkadaşının göbeğinde çıban çıkmış gibi alakasız bir ton laf ederler. Türkiye’de işler bu şekilde yürür çünkü. Bana camimi geri verin, bana Haliç manzaramı geri verin, bana çeşmemi geri verin!

Dünyaca ünlü…

26 Mayıs 2008


Bir film festivali, belki bir gala ya da ona benzer başka bir şey. Dünyanın en ünlü aktörleri, yönetmenleri orada ve içeriye başka kimseyi almıyorlar. Etrafta bir gazeteci bile yok. Üzerimde beyaz bir gömlek var ve kolları sıvalı. O halde kapıdan içeri dalıyorum. Tam girişte Jackie Chan biriyle muhabbet ediyor. Ona “merhaba” diyorum ve el sıkışıyoruz. Ama beni tanıyamamanın verdiği şaşkınla gülümsüyor ve ben içeri girerken ardımdan bir süre bakıyor. Sanırım anımsamaya çalışıyor.

İçerisi lüks bir yer. Koyu yeşil renkli kadifeden yapılma narin koltuklar var içeride. Daha çok bekleme salonu ve cafe karışımı bir yeri andırıyor. Masalarda bir şeyler yudumlayan insanlar, etrafta dolaşan garsonlar, ayakta muhabbet edenler; dünyaca meşhur birçok kimse var orada…

En köşe bir yere geçiyorum. Koyu yeşil kadife koltuklu bir masaya oturup dikkat çekmemek için hafifçe arkamı dönüyorum. Zaman geçirmeye çalışıyorum, saatimle oynuyorum, gömleğin kollarını açıyor yeniden kıvırıyorum falan. O sırada hafif uzun ve seyrek saçlı, iri yapılı yaşlıca bir adam gelip aniden sarılıyor bana. Ben hiçbir şey demeden: “Oh Tanrım. Antonyo amma da zayıflamışsın” diyor. Çaktırmıyorum, beni birine benzetti galiba diyorum içimden. Zaten moruk yaşlı, gözleri falan da iyi görmüyordur diye söyleniyorum, ama bu arada da kendi kendime “Antonyo kim ulan” demeden de edemiyorum.

Birazdan bir anonsla birlikte topluluk başka bir kapıya yöneliyor. Gala ya da her neyse başlıyor olmalı. Ben de herkesle beraber gidilecek yere gidiyorum yavaş yavaş. Tam o sırada Koreli tipli bir görevli koluma yapışıyor. “Hayır” diyor “sen gidemezsin”. “Geldiğinden beri seni takip ediyoruz zaten, garip garip şeyler yapıyorsun, aşağıda namaz falan kılıyorsun, numaranı yutmadık, sen ünlü biri değilsin” gibi şeyler söylüyor. Birkaç saniye düşünüp üzerimdeki heyecanı attıktan sonra saftirik Koreliye dönüp, hiçbir dilde olmayan kelimeler kullanarak garip şeyler söylüyorum. Çünkü diyorum kendi kendime, bu manyak herifleri buraya diktilerse bunlar çok iyi dil biliyordur. O yüzden hangi dili konuşursam konuşayım anlayıp cevap verecektir. Birkaç görevli daha geliyor. Hepsinde Asyalı tipi var. Onlara da anlamı olmayan Arapça ve Farsçayı andıran ses ve mahreçleri kullanarak bağırıp çağırıyorum. Hiçbir şey anlamazlarsa belki bırakırlar diye düşünüyorum, anlamsız cümlelerle bağırıp çağırarak adamları ezmeye çalışıyorum. (Örneğin şöyle şeyler: “habicindir mahucuma komtre bas caho mayala maka mara ta samba guguba hori gum gume puş di humce dan dariya, güm pas darahori pantarasmacahtamarya. Meh cumbışkı hançehuri man de koşmar ke sahuri. Bülbürcesimde bır kış mıscık tır mı gümp, tınk mınt kıkıştır mi fıs mık, bömbelori”)

Ama fayda etmiyor. Manyak Koreli bir Arap çağırıyor aşağıdan, sonra gidiyor. Daha fazla ısrar edersem pabuç pahalıya patlayacak, muhtemelen beni sorgu odasına falan alacaklar diye düşünerek ısrar etmekten vaz geçiyorum. Exit yazısını görsem de Arapça konuşmanın keyfini kaçırmamak için Arap’a çıkış nerede diye soruyorum. Tarif ediyor ve koluma giriyor. Beraber hızlıca sokağa çıkıyoruz.

Yuh! Burası Bakırköy. Hemen Carousel’in karşısındaki sokaklardan birine çıktık. Neyse Arap’la LCW nin oradan dönüp yukarı doğru gidiyoruz. Ona bir şeyler soruyorum o cevaplıyor derken, bu Arap sandığım herifin tipi dikkatimi çekiyor. Meğer zenciymiş hırbo. Hem de çöpçüymüş burada. Üzerinde hiphopçıların giydiği tarz büyük bol sarı bir tişört var. Saçlar uzun, örgülü ve çürümüş. Uzun ve bol bir pantolon… Ona “burada Arapça konuşuluyor mu” diye soruyorum, “ohhoo” diyor “Bizimkiler Arapça ve Türkçeyi iyi bilir”.

Tam o sırada uyanıyorum. (tabi hastayım bu arada ateşler içinde uyumuştum) Odamda annem var. Uyanır uyanmaz anneme diyorum ki: “Şerefsizler bıraksaydı içeri girecektim, ondan sonra da nasıl keklediğimi anlatıp makara yapacaktım ne güzel” Annem garip garip bakıyor suratıma. Ona rüyamı anlatıyorum hemen. Bana diyor ki: “ Amaan, iyi ki almamışlar, ne işin var gâvurların arasında.”

(Guzamba lömbür pırkatanorya, sismikol pisişik kişenketenari haccahpt pırtık lizimbek tıbışkalay, kekeşme cümbeş la ekzibü, yuh artık pasanmadura. Yani diyorum ki, yalan yere rüya gördüm diyecek değilim, ki görülmeyen bir rüyayı gördüm diyerek anlatmak büyük günahtır, biliyorum.)

Yemek Duası Deplasmanda Plasebo

26 Mayıs 2008

Geçen gün anneannemlerde yemek yedik. Yemekten sonra başladım okumaya:

“Allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop”

Anneannem açtı ellerini ve “amin” demeye başladı, ben de devam ettim:

“ne de çok yer kaplıyor mesela Al Pacino
yardımın gerekiyor Kadıköy’deyim stop”

- Amin

Ben okudukça anneannem “amin” dedi.

“Allah’ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen; Allah’ım biz senin
falsolu kullarınız n’olur bizden razı ol.”

- İnşallllllllaaaaaah. Amin amin, ah yavrum…

Murat Menteş’in Deplasmanda Plasebo adlı şiirini okuduğumu söylemedim tabi ki, gereği de yoktu zaten. Ailece güldük biraz.

Şizofren Haller

26 Mayıs 2008

Araba Arap’a arpa yüklü olduğu halde arka arka çarptı
çarparken arpa yüklü araba Arap’a arabada tanıdık bir arya çalmaktaydı.
Çarpık ayaklı adam arpa yüklü arabada aynaya baka baka çarparken Arap’a
arap arka arka gelen arpa yüklü arabaya çarpıldı
kırıldı ayna ve durdu arya
Arap arka arkaya kasıldı.
Kasadan düşen arpa patlayınca Arap’ın alnında ardı ardına
Arap’ın gözleri kısıldı ve arabacı bakmadı gözünün yaşına
Arap aşı ısmarladı lokantada arkadaşına
arkada şınav çeken cezalı araba çıkarıldı arka dışına
içi çıktı dışına sırıtarak Arap’a ve kaşına kaşına.
Kaşına kaşar yazdı arabacı aynada
karda kışta unutup hesap vermemek için
kaşına kaşar yazmasını söyleyen karısına
kar ısına dursun karda kışta, dikilmesin kimsenin baharda karşısına
karşı sınav odasında sınav olmakta:
arabacının kaşında ne yazmakta.
Yazmak da amma zor diyor Arap bacı arabacıya.

Bir haftadır hastayım ve bir gece herkes uyumakta
ateşler içinde yanıyorum beynim kaynamakta
ne kadar alakalıysa kaynana ve Matta o kadar alakalıyım, yazdığım;
alnına ardı ardına arpa düşen Arap’la ve kaşına kaşar yazan arabacıyla.
Kusura bakmayın lütfen
ateş sarınca bedenimi dizginlemeden yazıyorum cümlelerimi
hayaletler siz ikiniz benimle gelin çocuklar sizde kuzeyden gidin
biri yardım çağırsın biri boza diye bağırsın
parola böğürtlen; deyince keseceksiniz elektriği
antibiyotik, şişko bademcik, obezite alfasilin
yanıyorum ve gözümde bir karaltı
üç gulhü bir elham gibi
üç korner bir penaltı…

(Bu şiir benzeri garip şey bir hastalık ürünüdür. Bir haftadır ciddi bir şekilde hastayım ve sık sık ateşim yükseliyor. Böyle zamanlarda aklım garip bir şekilde çalışıyor, beynimden zeka fışkıracakmış gibi hissediyorum, böyle tehlikeli bir zeka, zararlı bir zeka. Sonraki yazıda göreceğiniz gibi garip ve detaylı rüyalar görüyorum. Ona buna çatasım geliyor, anlaşılmaz kelimelerle bağırarak şarkılar söylüyorum. Aynı anda aklıma yüzlerce kelime doluşuyor, düşünmeye fırsatım bile olmadan yazmak zorunda kalıyorum, hangi cümleyi seçeceğimi saşırıyorum. Aklıma garip cümleler geliyor, eğer yataktan kalkacak halim yoksa küçük kardeşime not aldırıyorum. Ajandaya bakınca hatırladım, sabah “yanımdan nahlayarak hızlıca bir otobüs geçti” yazdırmışım. Birkaç şey daha var ama… Neyse ya yazacağım, ne derseniz deyin, bide: “Adam geçmişten geliyordu. O kadar eski ve o kadar yaşlıydı ki, göbek deliğine böcekler yuva yapmıştı” yazdırmışım. Tamam, ne var yani. Biraz sıyırmış olabilirim. Ama korkmanıza gerek yok, kontrollüyüm. Kusura bakmayın biraz idare edin sizde, alalaaa…)

Anneannemin Duaları Dedemin Hikayeleri

03 Mayıs 2008


Duyduğum zaman çok güldüğüm, anneannemin zaman zaman yaptığı dualar var. Bakın nelermiş:

* Bismillahi birsin, ve billahi nursun, on iki bin ayet-el kürsün, etrafında dursun.

* Var Allah’ım bir Allah’ım, hasbihalimi sor Allah’ım, arzuhalimi sana havale ettim, mahkememi gör Allah’ım.

* La ilahe ilidola, Muhammed’e kilit ola, Muhammed bir baş, Mevla’m bana yoldaş. Bana deyip dolaşanın ağzı mühür dili taş. Evvela başıdır, bu duanın eşi dur, bu duayı okuyan cennetin kuşudur.

Ayrıca anneannemin başından geçmiş hayli ilginç olaylar vardır. Bunlardan bir tanesi şöyle:

(Anneannem anlatıyor) “Genç kızdım. Köyde sabah güneş doğmadan çeşmeye gider su çekerdik. Ben o gün biraz erken gittim, henüz kimseler yoktu. Çeşme hemen köyün camisinin yakınındaydı. Vakit sabah namazı vaktiydi. Bir ara minarenin yere doğru eğildiğini gördüm. Minare rükuya gider gibi yavaşça eğiliyordu. Ben cahil bir genç kızım, minare ha düştü ha düşecek diye bekliyorum. Üstelik seviniyorum, şimdi minare yıkılacak ve bunu ilk gören ben olacağım, sonra herkese anlatacağım. Minare iyice eğildi, eğildi ve geri kalkıp dümdüz oldu. “Tüh” dedim, yıkılmadı. O zamanlar bir şey anlamamıştım, şimdi anlıyorum ki bizim cami namaz kılanlarla birlikte ruküya gidiyordu.

Dedemin ve anneannemin anlattığı birçok olay var. Kimi ilginç, kimi komik, kimi atmasyon (dedemin anlattıklarının birçoğu) Örneğin: “Bir baktım cumhuru reis gelmiş (sıradan bir memurdan bahsediyor aslında). Tutturmuşlar bu duvarları yıkacağız. Elime aldım keseri, bunların peşine bir verdim, nasıl kaçışıyorlar.”

Ama dedemin gerçek hikayeleri de vardır, içine uydurmanın karışmadığı. Dedemin okuması yazması yoktur, ama gariptir, bazen konuşurken öyle kafiyeler yapar, öyle espriler yapar ki şaşırır kalır insan. Bir anımı anlatabilirim: Umre ziyareti için Mekke’deyiz. Senabel Hotel’in restoranında dedem, ben ve iki arkadaşım kahvaltı yapıyoruz. Arkadaşlar dedemin matrak biri olduğuna güvenerek ortaya laf atıyorlar. Hatırladığım kadarı ile en son konuşulan kahvaltıdaki balın tadıydı. O sırada dedem bir espri yapar ve ortalık yıkılır. (ne dediğini söylemeyeceğim) Arkadaşlar ağızlarındakileri masaya boca edip kahkahalarla restorandan kaçarak (diğer masalardakileri rahatsız etmemek için) asansöre koştular. Peşlerinden koştuğumda ikisinin de asansörün içinde yere yatıp kahkaha atarak debelendiklerini gördüm. Hatırladıkça gülüyorum…

Dedemin oda arkadaşı Türkiye’ye dönünce küçük çocuklarına (7-8 yaşlarında) dedemden bahseder. Dedemin her daim kullandığı o klişeleşmiş cümlelerinden bahseder (“Allah sen bilin ya Rabbi” gibi), hikâyelerini anlatır. O kişi daha sonra çocukları ile beraber dedemi ziyarete gelmiştir, çocuklar “dede bizi güldürsene” deyip dururken dedemin her kullandığı sıradan kelimeye katıla katıla gülmüşlerdir.

Dedem ve anneannem hakkında anlatabileceğim bir sürü şey var: Dedemin ıslık öttürünce koşup gelen başka kimseyi üstüne almayan eşeği; bodrumda beslediği horozun (canavar) kedileri yaşatmayıp köpeklere saldırdığı, insanları kovaladığı (civcivken benimdi) ve tavuk derisi yiyerek beslendiği; anneannemin kendisine büyü yapmak için hazırlanmış, içine muska karıştırılmış pilavı çaktırmadan köpeğe yedirdiği ve peşinden gelişen garip olaylar; daha öncesinde dedemin babasının camide vaaz ederken zehirlenerek şehit edilmesi, teyzemin rüyalarına giren dedemin dedesinin hazinesi…

Daha çok şey var, hepsi bir yazıya sığmaz ve bu arada garip de olsa anlattıklarım gerçektir. Annemin yayınlamaya gönlü yok, ama annemin yazdığı roman yayınlanırsa (hüzünlü ve çileli bir hayatı anlatır) bizim aile hakkında bir şeyler daha okumak mümkün olur. Ben işin daha çok komik tarafıyla ilgileniyorum ve benden şimdilik bu kadar. Umarım annem, teyzelerim ve dayılarım hazineden bahsettiğim için kızmamışlardır :)

Bir Hikaye

03 Mayıs 2008


(Ben bir hikayeye başladım, siz devam edin. Yorum girerek hikayeyi kaldığı yerden devam ettirebilirsiniz.)

Kız çok heyecanlıdır. Kalbi aşkla dolu, kulağında şarkılar, tınılar… Sanki bulutlara basarak koşmakta, sevgiden, aşktan dolayı coşmakta. Çiçekleri öpüp koklayarak, böcekleri severek, küçük çocukların başını okşayarak, her insana tatlı söz söyleyip gülerek gezip tozmada, yürümekte yolları. Öyle romantik, öyle coşkulu bir ruh hali…

Bu enerjiyi elbette dile getirecek olan bu dünya tatlısı sevimli kızımız, sevgilisine hemen bir cümle kurmak, ona aşkını aksettirmek, içindeki coşkuyu paylaşmak ister. Bir mesaj yazar ve zavallı çocuğa, sevgilisine gönderir.

“Merhaba bir tanem. Merhaba kokladığım çiçeğin burnuma kaçan ve hapşırmama sebep olan poleni… Merhaba dünyanın en yakışıklı, kamyon çarpsa bir şey olmaz erkeği… Uykusuz gecelerimin sebebi, gün ışığım, sevgilim bir tanem. Nasılsın bakalım?”

Çocuk çok yorgundur. Sabah sular kesik olduğu için saçlarını yıkayamamış, evden geç çıkmış, minibüste para vermek için ayağa kalktığında yerini başkasına kaptırmış, paranın üstünü alırken bozuk paraları yere dökmüştür. İşe geç gitmiş, müdürden bir ton laga luga işitmiş, bugün sorunlu müşteriler neredeyse hep ona denk gelmiş, son olarak bir arkadaşıyla kavga etmiştir. Öğle yemeğinden sonra karnı ağrımış, ödeyeceği taksitleri düşünürken midesine ağrılar saplanmıştır. Paydos saati gelmesine rağmen iş yoğunluğundan dolayı işi bırakamamış, biraz önce telefondan anlayışsız birine bir meseleyi izah edip aynı zamanda beklemekte olduğu mailin gelip gelmediğini kontrol ederken, saatler önce masasına gelmiş ve soğumuş olan kahveye yanlışlıkla çarpıp döktüğü sırada, bir mesaj gelmişti… Telefonun mesaj gelirken çıkartmış olduğu sese bile tahammülü yoktu. Ağzına bir ton küfür birikti, sustu…

Biraz sonra, o yoğunluk arasında telefonundaki mesaja bakmak istedi. Mesajı sevgilisi göndermişti: “Merhaba bir tanem. Merhaba kokladığım çiçeğin burnuma kaçan ve hapşırmama sebep olan poleni… Merhaba dünyanın…” gerisini okumadı…

Çiçeklerle böceklerle uğraşamayacak kadar kafası doluydu. Kendisine sorulan soruları bile anlayamaz vaziyetteydi. Yanlışlıkla döktüğü kahveyi temizlerken, bu akşam için arkadaşlarına söz verdiğini hatırladı. Ancak geç kalmıştı. Birazdan ararlar diye düşünürken telefonu çalmaya başladı, ancak şarj etmeye vakit bulamadığından cevaplayamadan telefon aniden kapandı. Çok sinirlenmişti. Hışımla eline aldığı telefonu var gücüyle duvara fırlattı. Duvara çarpıp seken telefon ofisin camlarını şangırank biçiminde yere indirirken telefonun parçaları ağır çekimde parça parça yere düşüyor, bu arada iş seyahatinden yeni dönüp biraz önce ofise ayak basan patronu cam kırıklarının dansını izliyordu…

Çocuk biraz sonra kötü bir günü tamamlamış olarak iş yerinden ayrılmış, Allah’tan son otobüse yetişebilmiş, şehir evine kapanırken o da yola çıkabilmişti.

(Hikayeyi devam ettirmek için yorum yazınız. Yorumları da okuyup, son yorumun kaldığı yerden/olaydan devam ediniz.)

Ben seni arıyorum…

25 Nisan 2008

Aşk tarlasına mutluluk kuşları konmasın diye çakmışlar beni, korkuluk niyetine duruyorum. Gözlerim ufukta birini arıyorum. Süzüyorum hüzünleri, gülüyorum gündüzleri, her gece ölüyorum. Ne adını biliyorum ne göz rengini, ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum… Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum…

Msn Görünen Kişisel İleti Olayı

23 Nisan 2008

Msn kullananlar genelde msn görünen ileti kısmına anlamlı-anlamsız, bazen mesaj vermek kaygısı güden, bazen o an hissettiklerini aksettiren, bazen alakasız şeyler, bazen önemli şeyler, cümleler yazarlar. Ben bu aralar birbiri ile alakasız kelimeleri toplayıp yazıyorum. İşinize yaramayacağını bilsem de yazdığım kelime topluluklarını yayınlamak istedim. Aha:

* klaket, sardalya, buji, plasebo, sebbabe, bademcik, yuhanna, kaos, manav, kibariyenin annesi, lahana, sezaryen…

* mozilla, karpuz, kasket, fıstık ezmesi, brillant, göbek, küçük gün ışığı, kokart, şifonyer, mado, bihuş, keser, bezelye, hamdi…

* cılk, cıyındırık, böngürdek, guguba, pırtık, mıymıntı, pıskırık, bıdık bıdık, lülürük, bıdınık, dambadanak, tıbışkalay, hırt…

* refuj, gargara, kelaylak, poliçe, dublör, mandalina, kırlent, gülbanu, dilemma, forklift, leğen, böbrek, dünür, kıkırdak…

* baldıran, arap sabunu, kozmik, köpük, bıldırcın, kobay, urgan, mezgit, pankreas, çilekli süt, faşist, kuşburnu, hükmü’r-ra…

* leğen, üçlü piriz, imleç, barbunya, baston, işrak, kuşluk, süveter, akvaryum, kükürt, kabartma tozu, idgamı bila gunne…

* göbüş, pufutuk, babuşka, dımdızlak, hönk, cıbıl, pıhtı, baldır, gırgır, bulgur, bıngıl, tıngır, mıngır…

* domino, pergel, kokoreç, ibrik, vanilya, hırdavat, kibrit’i ahmer, şilte, hissikablelvuku, güğüm, albino, riyal, marpuç…

Sigaranın Tadı

10 Nisan 2008

Zaman zaman mailime şiirler, denemeler ulaşsa da, beni kalitesiyle bu denli heyecanlandıran olmamıştı sanırım. Alemin Renkleri okuyucularından İrem Öznur Kılıç kendi yazdığı ve seslendirdiği bir şiirini gönderdi. Kendisine başarılar diliyor, şiiri burada yayınlıyorum.

Sigaranın Tadı

(Şiirin telif hakları İrem Öznur Kılıç’a aittir. Taklit ya da kopyalamaya karşı yasal olarak korumalıdır.)

Müzik Üzerine…

19 Mart 2008


Bir mektup heyecanlandırır beni. Bir kitap heyecanlandırır beni, çoğu zaman bir şarkı. Neredeyse her gün yeni bir şeyler dinliyorum. Müsait olduğum zamanlarda araştırmalarım sonucu yeni isimler duyuyor, albümler indiriyor, şarkıları genelde gece vakitleri tek tek dinliyor, aralarında kaliteli bir şeyler bulmayı umarak ilerliyorum. Zaman zaman karşıma gayet hoş şeyler çıkıyor, pek bilinmeyen, az tadılmış, kıymeti bilinmemiş, belki fark edilmemiş kaliteli tınıları seçerek saklıyorum. Birçokları şarkıları nasıl temin ettiğimizi, nasıl keşfettiğimizi soruyor, merak ediyor. Bana maille (yorum yazarak değil) ulaşanlara istedikleri şarkıları göndermeye gayret ediyorum. Merak edenler için şöyle açıklayabilirim: İlk önce araştırmak lazım, böylelikle hem aslında piyasada olduğu halde duymadığınız, hem de başka kültürlerin, başka ülkelerin sınırları içinden çıkamamış şarkıları bulmanız mümkün. İyi bir müzik dinleyicisi iseniz, bir albümün kıyısında kalmış, uzak ülkelerin uzak dağlarının ardından sesini duyuramamış birçok şarkı keşfetmeniz bile mümkün. Şarkı keşfetmek derken, bu biraz yetenek işi olabilir tabi ki, ancak öncelerden dinleyip elediğim bazı şarkıları şimdilerde yeniden gözden geçirdiğimde kaçırdığım şeylerin olabildiğini görüyorum. Şunu demek istiyorum: Dinledikçe, özellikle farklı şeyler dinledikçe, farklı sesler duyup farklı tatlar aldıkça, açılan ve gelişen bir yetenek olmalı bu. Bu arada sözlerimin “çok yetenekliyim” bağlamında algılanmasını istemem, hele İbrahim Paşalı varken böyle bir iddiadan tırsarım ve Allah’a sığınırım. (:

Salt araştırmalar bu işin kaynağını oluşturmuyor elbette. Yani uzak doğulu ismi duyulmamış bir sanatçının rastgele bir albümünü indirip, “bakalım kaliteli bir şarkıya rastlayacak mıyız” düşüncesi ile hareket etmek işe yarasa dahi yeterli olmaz. Şarkı seçmek, iyi şeyler dinlemek gibi bir zevk oluştuğu zaman sizde, buna bağlı olarak da benzer şeyler düşünenlerin oluşturduğu bir çevreniz oluyor. Yeni duyduğum şeyleri nasıl bu sıkı müzik dinleyen arkadaşlarımla paylaşıyorsam (sitede yayınlananlar buz dağının görünen kısmı) aynı şekilde bu ortam sayesinde sevdiği, bulduğu şeylerden bizi haberdar eden ehil kimseler var. Bu kaynak biraz da bu şekilde oluşuyor. Örneğin dostum Kemal bol bol şarkı yollar ve istemiş olduğum albümleri o devasa arşivden (bunun hakkında bilgi verecek değilim) sömürerek bana gönderir. Ara sıra maille ulaşıp “aha bunu da dinleyin” diyenler de oluyor tabi ki. Bu arada Taksim’deki kitap ve müzik marketleri gezmek bir şekilde yeni sesler duymanıza sebep olsa da elbette biraz masraflıdır ve klasik seyrin dışına çıkmaya pek elverişli değildir.

Kaliteli şarkılar, tınılar uğruyor olsa da kulağıma, heyecanlandıran yeni şarkılar bulmak ve duymak bu anlattıklarıma rağmen hiçte kolay değil. Heyecanlandıran şarkı, koca bir kitabı okuyup bitirdikten sonra, aklınıza takılmış olan bir cümle gibidir. Yüzlerce sayfa okuduktan sonra karşınıza çıkan sıra dışı kullanılmış bir kelime gibidir. Heyecan veren bir şarkıya rastlamak, bir kitabı sadece o mükemmel kurulmuş cümleyi bulmak için okuyup bitirmek gibidir. Heyecanlandıran bir şarkı, uzun arayışlar sonrasında toprağın içinde bulunan bir elmas parçasının gözünüze yansıyan sevinç dolu parıltısı gibidir. Ne yazık ki şarkılar çabucak eskirler. Özellikle benim gibi, sıkı bir parça bulduğu zaman işi abartıp günlerce, haftalarca, yüzlerce kere dinleyen biri şarkıları çarçabuk eskitir. (Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra yeniden o şarkıya dönerim mutlaka)

Uyanıkken, uyurken, yemek yerken, anlatırken, dinlerken, yazarken, seyahat ederken, çalışırken ve yürürken her daim dinleyen biri olarak müziği ve şarkıları kutsuyor değilim. Müziğin zararları olabilir, aşırı romantizme itebilir, enerji verebileceği gibi depresyona bile sokabilir. Ne dinlediğinize dikkat etmezseniz maneviyatınızı yaralayabilir. Dikkat dağınıklığına sebep olabilir.

Dostum Sami bir link verdi, gezip kurcalarken heyecan veren bir şarkı buldum, oturup bu yazıyı yazdım.

Kapat
E-posta ile paylaş