10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Cinnet Modern

27 Ağustos 2008


Cinnet Modern

İsmail Kılıçarslan’ın şiiri. Geçen sene Tarık Tufan Düş Vakitleri programında okumuştur.

Kayıt/kaynak: simurg.wordpress.org

İkinci Yassı Ada Macerası (nah)

05 Ağustos 2008


Sevgili okur. Bu yazının edebi bir değeri olmadığı gibi değer olarak kazandırabileceği herhangi bir şey de yoktur. Yazılma amacı, ismi zikredilen şahıslara kapak/küfür/döşeme olsun içindir.

Geçen sene yaşadığımız Yassı Ada macerasını bu sene de tekrarlamak niyetindeydim. (geçen seneye dair zımbırtıları buradan okuyabilirsiniz) Daha doğrusu niyetindeydik. Aylar öncesinden dile getirilmiş, nasıl olacağından falan bahsedilmişti. Lakin gitme vakti gelip çattığında daha önce de bahsetmiş olduğum gibi sevgili mıymıntı ahali mırın kırın vaziyetleri almaya başladı. Bazı sebeplerden dolayı bir hafta ertelememize rağmen, yine olmadı. Buna binaen pıskırtı muhtevalı, yer yer höbere göbereli, sert ve sinirli cılk kelimelerden cıyındırık cümlelerden müteşekkil bu yazı kaleme alındı. Bazı arkadaşlar diyerek mi giydirme yapsam yoksa tek tek isim mi saysam diye düşündüm uzunca, döşemede karışıklık olmaması için isim zikretmeyi uygun gördüm sonra.

Sevgili gölgem Talha. 3 bin yıl sonra şiddetli bir dede aşkıyla yandığından dolayı, senelik iznini bu kutsal göreve adayıp sahil boylarında kumlu bir dede ziyareti yaparak, kendi tabiri ile “patlamaya hazır bir bomba” olarak, şort ceplerinde sılayı rahim aromalı kum tanecikleri ile yuvaya dönmüş ve iznini aromalı kum taneciği toplamaya adadığı için gelemeyeceğini beyan etmiştir. Eyvallahtır…

Sevgili Enes. Bir şeyler söylemiş ama anlaşılmamıştır. Sanırım büyük ihtimalle cart ile curt yan yana gelerek cart curt olmuştur. Tabi bu çok önemlidir. Elimizde kutsal su (deniz suyu) semah ederek vecd ile binler kere “cart curt” diyelim. Haydi bismillah…

Geçen seneden olaya talipli olanlardan sevgili Ersin. Ne arayıp ne sormuştur. Sanırım msn den de engellemiştir. Çocukça bir tavırla, bir yazısına yaptığım eleştiriden dolayı kızlara rezil rüsva olduğunu düşünerek mahalle maçlarında top sahibi mıymıntı mızıkçı çocuklar gibi kaçmış ve yine sanırım ki çocukça bir tavırla bana küsmüştür. Bu hali bana Zartutales’in şu meşhur sözünü hatırlatmıştır: “Kızların içinde karizmamı çizme, bilmiş tavırla kelimeleri iplik gibi dizme” Ayıp etmiştir. Kalbimizi kırmıştır.

Sevgili ortak Üsame. Başlarda hevesli olmasına rağmen, gün ortasında uyku ile uyanıklık arasında yaptığı manevi cılk yolculuk sonrasında, Arşimet gibi bağırarak “evet evet kuzuluğa gitmeliyiz” demiş, ardından  “yok yok Bolu” sonrasında “cıx cıx olmadı Abant”, “Ardahan’a mı gitsek lan”, “Bak Selim diyor ki Şile’ye gidelim, hem Çingene tavuğu falan da yaparız” gibi cümlelerle Baykal’ın Ergenekon’u sulandırma çabalarına benzer çaba harcayacak sevgili Yassı Ada kampımızı sulandırmış ve  içine….. girmemiştir.  Tamam gidelim demesine rağmen bu işte gönlü olmadığı anlaşılmış, tavrına itibar edilmemiş lakin sözünde durma eğiliminden dolayı tebrik edilmiş, çelenk, çanak vs. zımbırtılar kendisine bu tavrından sebeple hediye edilmiştir. Doğum günü kutlu olsundur.

Sevgili Enes Selim. Ne olduğu anlaşılmamıştır. Durup dururken gelmeye gönlü olmadığı anlaşılmış, buna sebep olan şeyin yedikleri mi olduğu yoksa Keops Piramiti’nin lanetli etkisinde mi kalmıştır bilinemez. Şile’de kendi halinde çingene tavuğu yaparken kaçırılıp gizemli şehir Giza’ya götürülmesi kraliçe Hetepheres tarafından makamı olan mezarda solmuş çiçek yağmuruyla karşılanması, adaya gidemememiz için elinden geleni yapması açısından temennimdir. “Sıhıyo beah” tadında pırtlak cümleleri kelam bağlamında böğürtü mesabesindedir. Yuhtur!

Sevgili Abdülcelil. Hiç arayıp sormamış, “ne oldu abi, ertele dedik erteledin, gidiyoz mu” dememiş, ses seda vermemiştir. Bişiler olmuştur. Falandır. Filandır.

Bunlardan ayrı olarak çaba ve gayretinden dolayı Yusuf Özer’e çokça teşekkür ediyorum. Saol dostum. “Boş ver layık değillerdi zaten…” dimi…

İsmi zikre değer görülmüş bu değerli arkadaşların başka herhangi bir organizasyon için isimlerinin dile alınması düşünülemez. Düşünülmesi teklif dahi edilemez. Bu gezi için gitmekten vaz geçtiğim diğer programların geçmiş zaman negatif görüntüleri ve ben, oturup yazdım. Bu edebi ve ince giydirmenin yarısı boşa gitse de, anlaşılmasa da kısacası şunu demek istiyorum: Naş!

Bu yazı mıymıntı, “yok öyleydi yok şöyleydi” gibi şeylerin tartışılmaması için ve hiçbir şey duymak istemediğimden ötürü yorumlara kapatılmıştır.  Alemin Renkleri takipçilerine bu kişisel ve  ‘entel serseri’ üslup için “kusura bakmayın” diyorum.

Dumur Vaziyetleri

26 Temmuz 2008


Güzel bir gündü. Sabah saatlerinde evden çıktım. Binanın uzun merdivenlerinde biraz durup ayakkabılarımı bağlamak istemiştim. Merdivende 5-6 yaşlarında küçük bir çocuk oturmaktaydı. Ayakkabılarımı bağlamak için eğildiğimde omuzlarıma uzanan uzun saçlarım hafif öne döküldü ve çocuk kafasını kaldırıp bana baktı, göz göze geldik.

Çocuk çok şaşırmış bir vaziyette, heyecanla ve bir buluş yapmış gibi gözleri parıl parıl bir halde şöyle dedi: “aaaa! Kız adaaam!”

Dumur oldum. Renkler karıştı. Dünyam kaydı. Kendimi birkaç saniye toparlayamadım. :)

Dünyaca ünlü…

26 Mayıs 2008


Bir film festivali, belki bir gala ya da ona benzer başka bir şey. Dünyanın en ünlü aktörleri, yönetmenleri orada ve içeriye başka kimseyi almıyorlar. Etrafta bir gazeteci bile yok. Üzerimde beyaz bir gömlek var ve kolları sıvalı. O halde kapıdan içeri dalıyorum. Tam girişte Jackie Chan biriyle muhabbet ediyor. Ona “merhaba” diyorum ve el sıkışıyoruz. Ama beni tanıyamamanın verdiği şaşkınla gülümsüyor ve ben içeri girerken ardımdan bir süre bakıyor. Sanırım anımsamaya çalışıyor.

İçerisi lüks bir yer. Koyu yeşil renkli kadifeden yapılma narin koltuklar var içeride. Daha çok bekleme salonu ve cafe karışımı bir yeri andırıyor. Masalarda bir şeyler yudumlayan insanlar, etrafta dolaşan garsonlar, ayakta muhabbet edenler; dünyaca meşhur birçok kimse var orada…

En köşe bir yere geçiyorum. Koyu yeşil kadife koltuklu bir masaya oturup dikkat çekmemek için hafifçe arkamı dönüyorum. Zaman geçirmeye çalışıyorum, saatimle oynuyorum, gömleğin kollarını açıyor yeniden kıvırıyorum falan. O sırada hafif uzun ve seyrek saçlı, iri yapılı yaşlıca bir adam gelip aniden sarılıyor bana. Ben hiçbir şey demeden: “Oh Tanrım. Antonyo amma da zayıflamışsın” diyor. Çaktırmıyorum, beni birine benzetti galiba diyorum içimden. Zaten moruk yaşlı, gözleri falan da iyi görmüyordur diye söyleniyorum, ama bu arada da kendi kendime “Antonyo kim ulan” demeden de edemiyorum.

Birazdan bir anonsla birlikte topluluk başka bir kapıya yöneliyor. Gala ya da her neyse başlıyor olmalı. Ben de herkesle beraber gidilecek yere gidiyorum yavaş yavaş. Tam o sırada Koreli tipli bir görevli koluma yapışıyor. “Hayır” diyor “sen gidemezsin”. “Geldiğinden beri seni takip ediyoruz zaten, garip garip şeyler yapıyorsun, aşağıda namaz falan kılıyorsun, numaranı yutmadık, sen ünlü biri değilsin” gibi şeyler söylüyor. Birkaç saniye düşünüp üzerimdeki heyecanı attıktan sonra saftirik Koreliye dönüp, hiçbir dilde olmayan kelimeler kullanarak garip şeyler söylüyorum. Çünkü diyorum kendi kendime, bu manyak herifleri buraya diktilerse bunlar çok iyi dil biliyordur. O yüzden hangi dili konuşursam konuşayım anlayıp cevap verecektir. Birkaç görevli daha geliyor. Hepsinde Asyalı tipi var. Onlara da anlamı olmayan Arapça ve Farsçayı andıran ses ve mahreçleri kullanarak bağırıp çağırıyorum. Hiçbir şey anlamazlarsa belki bırakırlar diye düşünüyorum, anlamsız cümlelerle bağırıp çağırarak adamları ezmeye çalışıyorum. (Örneğin şöyle şeyler: “habicindir mahucuma komtre bas caho mayala maka mara ta samba guguba hori gum gume puş di humce dan dariya, güm pas darahori pantarasmacahtamarya. Meh cumbışkı hançehuri man de koşmar ke sahuri. Bülbürcesimde bır kış mıscık tır mı gümp, tınk mınt kıkıştır mi fıs mık, bömbelori”)

Ama fayda etmiyor. Manyak Koreli bir Arap çağırıyor aşağıdan, sonra gidiyor. Daha fazla ısrar edersem pabuç pahalıya patlayacak, muhtemelen beni sorgu odasına falan alacaklar diye düşünerek ısrar etmekten vaz geçiyorum. Exit yazısını görsem de Arapça konuşmanın keyfini kaçırmamak için Arap’a çıkış nerede diye soruyorum. Tarif ediyor ve koluma giriyor. Beraber hızlıca sokağa çıkıyoruz.

Yuh! Burası Bakırköy. Hemen Carousel’in karşısındaki sokaklardan birine çıktık. Neyse Arap’la LCW nin oradan dönüp yukarı doğru gidiyoruz. Ona bir şeyler soruyorum o cevaplıyor derken, bu Arap sandığım herifin tipi dikkatimi çekiyor. Meğer zenciymiş hırbo. Hem de çöpçüymüş burada. Üzerinde hiphopçıların giydiği tarz büyük bol sarı bir tişört var. Saçlar uzun, örgülü ve çürümüş. Uzun ve bol bir pantolon… Ona “burada Arapça konuşuluyor mu” diye soruyorum, “ohhoo” diyor “Bizimkiler Arapça ve Türkçeyi iyi bilir”.

Tam o sırada uyanıyorum. (tabi hastayım bu arada ateşler içinde uyumuştum) Odamda annem var. Uyanır uyanmaz anneme diyorum ki: “Şerefsizler bıraksaydı içeri girecektim, ondan sonra da nasıl keklediğimi anlatıp makara yapacaktım ne güzel” Annem garip garip bakıyor suratıma. Ona rüyamı anlatıyorum hemen. Bana diyor ki: “ Amaan, iyi ki almamışlar, ne işin var gâvurların arasında.”

(Guzamba lömbür pırkatanorya, sismikol pisişik kişenketenari haccahpt pırtık lizimbek tıbışkalay, kekeşme cümbeş la ekzibü, yuh artık pasanmadura. Yani diyorum ki, yalan yere rüya gördüm diyecek değilim, ki görülmeyen bir rüyayı gördüm diyerek anlatmak büyük günahtır, biliyorum.)

Yemek Duası Deplasmanda Plasebo

26 Mayıs 2008

Geçen gün anneannemlerde yemek yedik. Yemekten sonra başladım okumaya:

“Allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop”

Anneannem açtı ellerini ve “amin” demeye başladı, ben de devam ettim:

“ne de çok yer kaplıyor mesela Al Pacino
yardımın gerekiyor Kadıköy’deyim stop”

- Amin

Ben okudukça anneannem “amin” dedi.

“Allah’ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen; Allah’ım biz senin
falsolu kullarınız n’olur bizden razı ol.”

- İnşallllllllaaaaaah. Amin amin, ah yavrum…

Murat Menteş’in Deplasmanda Plasebo adlı şiirini okuduğumu söylemedim tabi ki, gereği de yoktu zaten. Ailece güldük biraz.

Şizofren Haller

26 Mayıs 2008

Araba Arap’a arpa yüklü olduğu halde arka arka çarptı
çarparken arpa yüklü araba Arap’a arabada tanıdık bir arya çalmaktaydı.
Çarpık ayaklı adam arpa yüklü arabada aynaya baka baka çarparken Arap’a
arap arka arka gelen arpa yüklü arabaya çarpıldı
kırıldı ayna ve durdu arya
Arap arka arkaya kasıldı.
Kasadan düşen arpa patlayınca Arap’ın alnında ardı ardına
Arap’ın gözleri kısıldı ve arabacı bakmadı gözünün yaşına
Arap aşı ısmarladı lokantada arkadaşına
arkada şınav çeken cezalı araba çıkarıldı arka dışına
içi çıktı dışına sırıtarak Arap’a ve kaşına kaşına.
Kaşına kaşar yazdı arabacı aynada
karda kışta unutup hesap vermemek için
kaşına kaşar yazmasını söyleyen karısına
kar ısına dursun karda kışta, dikilmesin kimsenin baharda karşısına
karşı sınav odasında sınav olmakta:
arabacının kaşında ne yazmakta.
Yazmak da amma zor diyor Arap bacı arabacıya.

Bir haftadır hastayım ve bir gece herkes uyumakta
ateşler içinde yanıyorum beynim kaynamakta
ne kadar alakalıysa kaynana ve Matta o kadar alakalıyım, yazdığım;
alnına ardı ardına arpa düşen Arap’la ve kaşına kaşar yazan arabacıyla.
Kusura bakmayın lütfen
ateş sarınca bedenimi dizginlemeden yazıyorum cümlelerimi
hayaletler siz ikiniz benimle gelin çocuklar sizde kuzeyden gidin
biri yardım çağırsın biri boza diye bağırsın
parola böğürtlen; deyince keseceksiniz elektriği
antibiyotik, şişko bademcik, obezite alfasilin
yanıyorum ve gözümde bir karaltı
üç gulhü bir elham gibi
üç korner bir penaltı…

(Bu şiir benzeri garip şey bir hastalık ürünüdür. Bir haftadır ciddi bir şekilde hastayım ve sık sık ateşim yükseliyor. Böyle zamanlarda aklım garip bir şekilde çalışıyor, beynimden zeka fışkıracakmış gibi hissediyorum, böyle tehlikeli bir zeka, zararlı bir zeka. Sonraki yazıda göreceğiniz gibi garip ve detaylı rüyalar görüyorum. Ona buna çatasım geliyor, anlaşılmaz kelimelerle bağırarak şarkılar söylüyorum. Aynı anda aklıma yüzlerce kelime doluşuyor, düşünmeye fırsatım bile olmadan yazmak zorunda kalıyorum, hangi cümleyi seçeceğimi saşırıyorum. Aklıma garip cümleler geliyor, eğer yataktan kalkacak halim yoksa küçük kardeşime not aldırıyorum. Ajandaya bakınca hatırladım, sabah “yanımdan nahlayarak hızlıca bir otobüs geçti” yazdırmışım. Birkaç şey daha var ama… Neyse ya yazacağım, ne derseniz deyin, bide: “Adam geçmişten geliyordu. O kadar eski ve o kadar yaşlıydı ki, göbek deliğine böcekler yuva yapmıştı” yazdırmışım. Tamam, ne var yani. Biraz sıyırmış olabilirim. Ama korkmanıza gerek yok, kontrollüyüm. Kusura bakmayın biraz idare edin sizde, alalaaa…)

Anneannemin Duaları Dedemin Hikayeleri

03 Mayıs 2008


Duyduğum zaman çok güldüğüm, anneannemin zaman zaman yaptığı dualar var. Bakın nelermiş:

* Bismillahi birsin, ve billahi nursun, on iki bin ayet-el kürsün, etrafında dursun.

* Var Allah’ım bir Allah’ım, hasbihalimi sor Allah’ım, arzuhalimi sana havale ettim, mahkememi gör Allah’ım.

* La ilahe ilidola, Muhammed’e kilit ola, Muhammed bir baş, Mevla’m bana yoldaş. Bana deyip dolaşanın ağzı mühür dili taş. Evvela başıdır, bu duanın eşi dur, bu duayı okuyan cennetin kuşudur.

Ayrıca anneannemin başından geçmiş hayli ilginç olaylar vardır. Bunlardan bir tanesi şöyle:

(Anneannem anlatıyor) “Genç kızdım. Köyde sabah güneş doğmadan çeşmeye gider su çekerdik. Ben o gün biraz erken gittim, henüz kimseler yoktu. Çeşme hemen köyün camisinin yakınındaydı. Vakit sabah namazı vaktiydi. Bir ara minarenin yere doğru eğildiğini gördüm. Minare rükuya gider gibi yavaşça eğiliyordu. Ben cahil bir genç kızım, minare ha düştü ha düşecek diye bekliyorum. Üstelik seviniyorum, şimdi minare yıkılacak ve bunu ilk gören ben olacağım, sonra herkese anlatacağım. Minare iyice eğildi, eğildi ve geri kalkıp dümdüz oldu. “Tüh” dedim, yıkılmadı. O zamanlar bir şey anlamamıştım, şimdi anlıyorum ki bizim cami namaz kılanlarla birlikte ruküya gidiyordu.

Dedemin ve anneannemin anlattığı birçok olay var. Kimi ilginç, kimi komik, kimi atmasyon (dedemin anlattıklarının birçoğu) Örneğin: “Bir baktım cumhuru reis gelmiş (sıradan bir memurdan bahsediyor aslında). Tutturmuşlar bu duvarları yıkacağız. Elime aldım keseri, bunların peşine bir verdim, nasıl kaçışıyorlar.”

Ama dedemin gerçek hikayeleri de vardır, içine uydurmanın karışmadığı. Dedemin okuması yazması yoktur, ama gariptir, bazen konuşurken öyle kafiyeler yapar, öyle espriler yapar ki şaşırır kalır insan. Bir anımı anlatabilirim: Umre ziyareti için Mekke’deyiz. Senabel Hotel’in restoranında dedem, ben ve iki arkadaşım kahvaltı yapıyoruz. Arkadaşlar dedemin matrak biri olduğuna güvenerek ortaya laf atıyorlar. Hatırladığım kadarı ile en son konuşulan kahvaltıdaki balın tadıydı. O sırada dedem bir espri yapar ve ortalık yıkılır. (ne dediğini söylemeyeceğim) Arkadaşlar ağızlarındakileri masaya boca edip kahkahalarla restorandan kaçarak (diğer masalardakileri rahatsız etmemek için) asansöre koştular. Peşlerinden koştuğumda ikisinin de asansörün içinde yere yatıp kahkaha atarak debelendiklerini gördüm. Hatırladıkça gülüyorum…

Dedemin oda arkadaşı Türkiye’ye dönünce küçük çocuklarına (7-8 yaşlarında) dedemden bahseder. Dedemin her daim kullandığı o klişeleşmiş cümlelerinden bahseder (“Allah sen bilin ya Rabbi” gibi), hikâyelerini anlatır. O kişi daha sonra çocukları ile beraber dedemi ziyarete gelmiştir, çocuklar “dede bizi güldürsene” deyip dururken dedemin her kullandığı sıradan kelimeye katıla katıla gülmüşlerdir.

Dedem ve anneannem hakkında anlatabileceğim bir sürü şey var: Dedemin ıslık öttürünce koşup gelen başka kimseyi üstüne almayan eşeği; bodrumda beslediği horozun (canavar) kedileri yaşatmayıp köpeklere saldırdığı, insanları kovaladığı (civcivken benimdi) ve tavuk derisi yiyerek beslendiği; anneannemin kendisine büyü yapmak için hazırlanmış, içine muska karıştırılmış pilavı çaktırmadan köpeğe yedirdiği ve peşinden gelişen garip olaylar; daha öncesinde dedemin babasının camide vaaz ederken zehirlenerek şehit edilmesi, teyzemin rüyalarına giren dedemin dedesinin hazinesi…

Daha çok şey var, hepsi bir yazıya sığmaz ve bu arada garip de olsa anlattıklarım gerçektir. Annemin yayınlamaya gönlü yok, ama annemin yazdığı roman yayınlanırsa (hüzünlü ve çileli bir hayatı anlatır) bizim aile hakkında bir şeyler daha okumak mümkün olur. Ben işin daha çok komik tarafıyla ilgileniyorum ve benden şimdilik bu kadar. Umarım annem, teyzelerim ve dayılarım hazineden bahsettiğim için kızmamışlardır :)

Bir Hikaye

03 Mayıs 2008


(Ben bir hikayeye başladım, siz devam edin. Yorum girerek hikayeyi kaldığı yerden devam ettirebilirsiniz.)

Kız çok heyecanlıdır. Kalbi aşkla dolu, kulağında şarkılar, tınılar… Sanki bulutlara basarak koşmakta, sevgiden, aşktan dolayı coşmakta. Çiçekleri öpüp koklayarak, böcekleri severek, küçük çocukların başını okşayarak, her insana tatlı söz söyleyip gülerek gezip tozmada, yürümekte yolları. Öyle romantik, öyle coşkulu bir ruh hali…

Bu enerjiyi elbette dile getirecek olan bu dünya tatlısı sevimli kızımız, sevgilisine hemen bir cümle kurmak, ona aşkını aksettirmek, içindeki coşkuyu paylaşmak ister. Bir mesaj yazar ve zavallı çocuğa, sevgilisine gönderir.

“Merhaba bir tanem. Merhaba kokladığım çiçeğin burnuma kaçan ve hapşırmama sebep olan poleni… Merhaba dünyanın en yakışıklı, kamyon çarpsa bir şey olmaz erkeği… Uykusuz gecelerimin sebebi, gün ışığım, sevgilim bir tanem. Nasılsın bakalım?”

Çocuk çok yorgundur. Sabah sular kesik olduğu için saçlarını yıkayamamış, evden geç çıkmış, minibüste para vermek için ayağa kalktığında yerini başkasına kaptırmış, paranın üstünü alırken bozuk paraları yere dökmüştür. İşe geç gitmiş, müdürden bir ton laga luga işitmiş, bugün sorunlu müşteriler neredeyse hep ona denk gelmiş, son olarak bir arkadaşıyla kavga etmiştir. Öğle yemeğinden sonra karnı ağrımış, ödeyeceği taksitleri düşünürken midesine ağrılar saplanmıştır. Paydos saati gelmesine rağmen iş yoğunluğundan dolayı işi bırakamamış, biraz önce telefondan anlayışsız birine bir meseleyi izah edip aynı zamanda beklemekte olduğu mailin gelip gelmediğini kontrol ederken, saatler önce masasına gelmiş ve soğumuş olan kahveye yanlışlıkla çarpıp döktüğü sırada, bir mesaj gelmişti… Telefonun mesaj gelirken çıkartmış olduğu sese bile tahammülü yoktu. Ağzına bir ton küfür birikti, sustu…

Biraz sonra, o yoğunluk arasında telefonundaki mesaja bakmak istedi. Mesajı sevgilisi göndermişti: “Merhaba bir tanem. Merhaba kokladığım çiçeğin burnuma kaçan ve hapşırmama sebep olan poleni… Merhaba dünyanın…” gerisini okumadı…

Çiçeklerle böceklerle uğraşamayacak kadar kafası doluydu. Kendisine sorulan soruları bile anlayamaz vaziyetteydi. Yanlışlıkla döktüğü kahveyi temizlerken, bu akşam için arkadaşlarına söz verdiğini hatırladı. Ancak geç kalmıştı. Birazdan ararlar diye düşünürken telefonu çalmaya başladı, ancak şarj etmeye vakit bulamadığından cevaplayamadan telefon aniden kapandı. Çok sinirlenmişti. Hışımla eline aldığı telefonu var gücüyle duvara fırlattı. Duvara çarpıp seken telefon ofisin camlarını şangırank biçiminde yere indirirken telefonun parçaları ağır çekimde parça parça yere düşüyor, bu arada iş seyahatinden yeni dönüp biraz önce ofise ayak basan patronu cam kırıklarının dansını izliyordu…

Çocuk biraz sonra kötü bir günü tamamlamış olarak iş yerinden ayrılmış, Allah’tan son otobüse yetişebilmiş, şehir evine kapanırken o da yola çıkabilmişti.

(Hikayeyi devam ettirmek için yorum yazınız. Yorumları da okuyup, son yorumun kaldığı yerden/olaydan devam ediniz.)

Ben seni arıyorum…

25 Nisan 2008

Aşk tarlasına mutluluk kuşları konmasın diye çakmışlar beni, korkuluk niyetine duruyorum. Gözlerim ufukta birini arıyorum. Süzüyorum hüzünleri, gülüyorum gündüzleri, her gece ölüyorum. Ne adını biliyorum ne göz rengini, ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum… Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum. Ben seni arıyorum…

Msn Görünen Kişisel İleti Olayı

23 Nisan 2008

Msn kullananlar genelde msn görünen ileti kısmına anlamlı-anlamsız, bazen mesaj vermek kaygısı güden, bazen o an hissettiklerini aksettiren, bazen alakasız şeyler, bazen önemli şeyler, cümleler yazarlar. Ben bu aralar birbiri ile alakasız kelimeleri toplayıp yazıyorum. İşinize yaramayacağını bilsem de yazdığım kelime topluluklarını yayınlamak istedim. Aha:

* klaket, sardalya, buji, plasebo, sebbabe, bademcik, yuhanna, kaos, manav, kibariyenin annesi, lahana, sezaryen…

* mozilla, karpuz, kasket, fıstık ezmesi, brillant, göbek, küçük gün ışığı, kokart, şifonyer, mado, bihuş, keser, bezelye, hamdi…

* cılk, cıyındırık, böngürdek, guguba, pırtık, mıymıntı, pıskırık, bıdık bıdık, lülürük, bıdınık, dambadanak, tıbışkalay, hırt…

* refuj, gargara, kelaylak, poliçe, dublör, mandalina, kırlent, gülbanu, dilemma, forklift, leğen, böbrek, dünür, kıkırdak…

* baldıran, arap sabunu, kozmik, köpük, bıldırcın, kobay, urgan, mezgit, pankreas, çilekli süt, faşist, kuşburnu, hükmü’r-ra…

* leğen, üçlü piriz, imleç, barbunya, baston, işrak, kuşluk, süveter, akvaryum, kükürt, kabartma tozu, idgamı bila gunne…

* göbüş, pufutuk, babuşka, dımdızlak, hönk, cıbıl, pıhtı, baldır, gırgır, bulgur, bıngıl, tıngır, mıngır…

* domino, pergel, kokoreç, ibrik, vanilya, hırdavat, kibrit’i ahmer, şilte, hissikablelvuku, güğüm, albino, riyal, marpuç…