10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Murat abiye döşemeler - (Müşteriye mektup)

20 Şubat 2010

Bugün git yarın yarın gel, yarın git dün gel, dün git çarşembe gel, çarşembe git perşamba gel, para toplayamadım adam gönder,

adam gönderemedim para topla, en iyisi sen cumartesi gel, ben buraya bırakırım salı gel,

yok yok gözüm cuma gel,

tipini beğenmediğim değiş de gel, saçlarını beğenmedim kes de gel, dün gece gol yedik başka hafta gel, bugün zort oldu sen zartla gel,

bak bak hatırladım cart geldi curt gitti, cart curta lömbür lömbür dedi karşı bakkal hoplayınca gel,

böyle olmadı bugün başka yoldan yürü de gel, hava biraz sıcak değil mi neyse kışın gel, havalar soğudu lan sıcak dona ter damlatınca gel,

kutup ayıları kış uykusuna yatamıyormuş bir coca cola kap da gel, biz çatır çatır müslümanız olm Allah de gel,

ne olursan ol alacaklı olsan yine gel, suzan evlenince gel, naci boşanınca gel, naci dedim de aklıma Naci En Alamo geldi bari onu dinle de gel,

sevgili Moby şarkı yapmayı bırakıp bizim Moby’lyahane de Moby’lyalara cila yaparken Moby - Extreme Ways dinleyerek gel,

bıngıl bıngıl gel, sevmedim dıngıl bıngıl zımp zıbarak göp göberek gel, salı günü gel olmazsam bırakırım sen yeterki gel,

gibi banelerini önümüzdeki 25 yıl boyunca duymak istemediğimden ve sevgili bahanelerinizin zamanla bünyemizde bir organ şeklini almasını istemediğimden dolayı borcunuz olan parayı size hediye ettim.

hediyye eyledim sen kabul eyle ya Rabbi.

Amiiiiiiiiiiiiiiin…

hediyye eyledim sen kabul eyle ya Rabbi.

Amiiiiiiiiiiiiiiin…

XXX

19 Şubat 2010

Elma desem
armut demeden sıcak bir mermi
aklımı sıyıracak
içimde saklanan çocuklar
ve bilumum inci boncuk
etrafa saçılacak
mış
gibi…

Quest.Net Network Marketing Gerçeği

25 Ocak 2010

Ön bilgi: Bu yazı quest.net network marketing sistemini anlatan bir yazıdır, benzer network marketing sistemleri üzerinden de okunabilir. Quest.net; insanların üye olurken ürün almak zorunda kaldığı bir sistemdir. Ayrıca, sisteme katılan insanlar para kazanabilmek için belli bir metodolojiye bağlı olarak ikna yöntemi ile arkadaşlarını ve çevrelerini de bu sisteme katmak durumundadırlar. En basit anlatımla, sisteme her katılan kişi sisteme başkalarını (dolaylı veya dolaysız) katmak yöntemiyle para kazanır.

Bu linke tıklayarak yazıyı Word formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

ISINMA TURLARI

Quest.Net, kendi çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen tamamen materyalist bir sistemdir. Oysa burada söylediğimizin aksine; bir dayanışma, sisteme katılan üyelerin çıkarlarını gözetme, liderlerin altlarını eğitmesi gibi hoş ve ahlaki durumlar (güya) görebiliriz. İlerleyen safhalarda detaylı olarak göreceğimiz gibi bunun birçok sebebi var. Başlangıç olarak: salt maddeci bir sistemin insan faktörünü yeterli oranda kullanamayacağını, insandan (üyeden) başka sermayesi olmayan sistemin kendi bekası için insan fıtratına uygun (!) stratejiler üretmesi gerektiğini, bunlar olmaksızın insan (üye) üzerine kurulu sistemin batacağını, söyleyebiliriz. Yani burada, sistem içinde bulunan ahlaki unsurlar sistemin işleyişi için vardır ve sunidir.

Sistemin ilerleyebilmesi; insanın (üyenin) sadakatine, eğitilip terbiye edilmesine ve yetişen üyenin (lider) kendi kişilerini eğitmesine bağlıdır. Ancak böyle olmalıdır ki eğitilenler bir süre sonra eğitici konuma gelsin ve böylelikle sınırsız bir döngü sağlanabilsin.

Burada, sisteme katılan bireyi bir tavuk olarak düşünebiliriz. Bu tavuğun yumurtlaması gerekmektedir. Elbette bu yeterli değildir. Ayrıca yumurtalarını eğitmesi ve onları yeni yumurtalar üretebilecek bir tavuk olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Yumurtlamayan, yumurtlamayı beceremeyen tavuk işe yaramaz, ancak sistemi kilitler. Görüldüğü gibi bilinçsiz bir katılımın işe yaramadığı bu sistemde her zincir halkası eğitilmeli ve ayrıca doğurgan olmalıdır. Bu sebeple şirketin en önemli yatırımı eğitim sisteminedir. Eğitimin ilk merhalesi sisteme yeni getireceğiniz üyeleri nasıl getirebileceğiniz ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğidir. Ve zaten eğitimlerin neredeyse tümü, sistemin bekası için gerekli olan sisteme katacağınız kişiler ve nasıl çalışmanız gerektiğini anlatan derslerden ibarettir.

Liderlerin altlarını (kişilerini ve kişilerinin kişilerini) eğitmeleri, onlara sistemli bir şekilde (sisteme yeni kurbanlar kazandırırken) yardım etmeleri sistemin işleyişi için en gerekli şeydir. Lakin bu maddeci sistem bu meseleyi ahlaki unsurlarla donatıp manevi soslarla bezemiştir ki, insanlar: “altlarıma yardım ediyorum”, “kendim şuan için önemli değilim, bana inanan insanlara kazandırmak için çalışıyorum” diyerek azimle ve ahlaki gibi görünen bu düşüncelerle çalışsın, herkes her durumda sistemin işleyişine katkıda bulunsun! Böylelikle, insanın fıtratı ve çalışabilme azmi için gerekli boşluklar doldurulmuş olsun…

İnsan psikolojisi konusunda uzman olan sistem mimarları, sisteme katılacak kişilere nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onların sistemde verimli olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu tespit eder. Tüm mekanizma yukarıdan aşağı doğru bir bilgi akımıyla işletilir. Katılan her bireye seviyesi nispetinde bilgi verilir ve zamanla terbiye (eğitim) edilir.

HAYALLERİNİZİN ESİRİ OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Sistem, insanları ikna ederken (her network marketingde olduğu gibi) kazanma dürtülerini besler. İnsanda bulunan kazanma arzusunu mantıklı (modern zamanda standart insan algısı) argüman ve matematiksel verilerle körükler. Sistem mimarları elde ettikleri tecrübeler neticesinde sadece arzuların ve anlık heyecanların insanları sistem içerisinde tutmayabileceğini görerek, oluşabilecek aksaklıklar için önceden tedbirler almaya çalışmışlardır. Örneğin, şirketin sonradan bünyesine kattığı v-team (v-partners) adlı danışmanlık şirketinin ve quest.net sisteminin ağır toplarından Pathman Senatrijah bir dersinde “insanlara hayalleri olup olmadığını sorun, onlardan hayallerini öğrenin”, “eğer siz onların hayallerini öğrenirseniz hangi düğmeye basacağınızı bilirsiniz” der. Elbette bunun amacı ilerleyen zamanlarda eğer üye (yani ürün) yalpalar veya vaz geçmeye kalkarsa ona kendi hayallerini hatırlatarak baskı kurmaktır: “çocuklarının daha iyi bir eğitim almasını istemiyor muydun?”, “alacağın o arabadan vaz mı geçeceksin?”

Denilebilir ki, “tüm bunlar teşvik içindir, insan normal hayatta da benzer durumlarla teşvik edilemez mi?” Birincisi, burada bu diyalog insanı hayallerine karşı esir alma girişimidir. İkincisi hayallerine ancak bu yolla ulaşabileceğini empoze etmektedir. Çarkların işlemesi ve aksaklığın olmaması için yapılan bu ‘sisteme bağlı tutma psikolojisi’ birçok zaman işe yaramaktadır. Ve işi bilenler hemen fark edecektir ki bu metodu Amway uzun yıllar kullanmış ve birçok kişiyi kandırmıştır. Pathman’ın da sözleri söylediklerimizi doğrular niteliktedir, bu konuda şunları der: “bu sistemdeki en önemli şey sizin hayalleriniz, rüyalarınız ve hedeflerinizdir”, “…öncelikle kendi hayal ve hedeflerinizi belirleyeceksiniz”, “…ve bu anlattığım taktikleri kendi organizasyonunuzda kullanacak, kişilerinizden hayallerini öğreneceksiniz”.

Tüm bunlara rağmen, bu tavrın ahlaklı olduğunu varsaysak bile, yapılan tüm bu şeylerin sistemin sağlıklı kalabilmesi ve daha çok kazanabilmesi için yapıldığını görmemize hırstan başka ne engel olabilir?

KENDİ İŞİNİZİN PATRONU (sistemin kölesi) OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Quest.net’in klişeleşmiş sloganıdır bu: “kendi işinizin patronu olun”.

Sisteme katılacak olan kişinin sistemi koruyacak, sistemin devamını sağlayacak şekilde eğitilmesi (terbiye) gerekmektedir. Kişi, lider (hizmetkâr) olduktan ve belli olgunluğa eriştikten sonra tıpkı terbiye edildiği gibi o da altlarını eğitmesi gerekir. Sistemin döngüsünün sağlanabilmesi için de zaten; liderin, yani hizmetkârın, yeni liderler yetiştirmesi, yeni yetişecek olanların da yeni hizmetkârlar yetiştirmesi gerekmektedir. Böylelikle sistem kendi işleyişini garantiye alır ve sistemin korunmasını, muhafızlığını, işlerinin patronu olduklarını zanneden bu üyelere yaptırır. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere, her üye sistemin gönüllü muhafızıdır. Muhafız: yani kendi işinin patronu!

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Anneannem ve Ozzy Osbourne

20 Ocak 2010

Odamda sessiz sakin çalışırken, bir yandan da Ozzy Osbourne dinlerken, aşağıdan gelen aşırı müzik sesi giderek canımı sıkmaya başladı. Alt komşumuzun oğlu, evde kimse olmayınca coşuyor. Hayır, müzik sesinden öte dinledikleri berbat şeyler, işte o daha çok rahatsız edici. Apartman girişine bir ilan assam diyorum: “lütfen yüksek sesle müzik dinleyecekseniz şunları ve şunları dinlemeyin”.

Ding dong… (bu zil sesi oluyor) Ve aniden kısılan ses… Açılan kapı… Tereddütlü bir yüz…

- Şu aletin sesini insanların tahammül edebileceği bir seviyeye indirir misin?

- Tamam.

Evet, şimdi ses kesildiğine göre Dead Can Dance’dan hafif şarkılar dinleyebilirim. Lakin bu gürültü olayı anlatacağım hikâyeyi böldü. Anneannemden bahsedecektim yine. Şöyle:

Bildiğiniz gibi fareleri yakalamak için türlü tuzaklar kurulur. Bir kartona sürülen yapıştırıcının ortasına koyulan gıda maddesi fareyi cezp eder ve fare iştahla gıdaya uzanırken oracıkta yapışıp kalır. Bu fareyi öldürmeden yakalamanın en güzel yoludur. Büyük farelerde işe yaraması gayet zordur, daha çok fındık farelerinde kullanılan bir yöntemdir.

Metal dişli, kıskaçlı tuzaklar vardır birde. Tuzak bir mancınık gibi kurulur, yay gerilir, fareyi mutlu edecek gıda maddesi, dişlilerin indiği zaman tam denk geleceği noktaya konur. Fare yeme uzandığında tuzağı tetikler ve dişliler ‘şlak’ biçiminde farenin kafasına ya da karnına geçer. Etrafa biraz kan sıçrar. Zavallı fare oracıkta kan kaybından dolayı ölür ya da tuzak sahibi tarafından kafasına kalem veya tığ saplanılarak öldürülür. (şaka yapıyorum tabi, kalem ve tığ saplanır mı) Hatta eğer fare çok büyükse, tuzağa yakalandıktan sonra can havliyle tuzağı kendiyle beraber götürebilir diye tuzak iple bir yere bağlanır. Fare etrafı kana bulayıp bir de tuzağınızı çalarsa kendinizi kötü hissedersiniz elbette, bunun çaresi tuzağı bir yere iple bağlamaktır, unutmayın lütfen.

Sonra aklıma gelen bir fare yakalama yöntemi daha var ki, bunu şuan 85 küsür yaşında bir göçmenden öğrenmiştim. Bu yöntemde de farelerin seveceği bir gıda maddesi olan una (un işte bildiğimiz un) alçı karıştırılır. Fare gelir, bir güzel unu yer. Sonra alır başını gider, kısa bir süre sonra bir yerde ölüsü donmuş olarak bulunur. Tabi farenin nerede ne zaman öleceğini kestiremediğiniz için şehir insanı açısından çok iyi bir yöntem değildir. Ancak farelerin çok olduğu yerlerde, ambarlarda falan kullanılsa gerektir.

Elbette ilaçlama şirketlerinin uzun ar-ge çalışmaları neticesinde artık çok daha modern fare yakalama tekniklerimiz var. Öyle ki fare zekâsıyla birebir savaşmak gerekiyor. Bunları anlatmayacağım.

Anlatacağım şey anneannemin fare yakalama tekniği, hoşunuza gider belki siz de uygularsınız.

Anneannemin bir dolabı var. Ahşap bir dolap… Burada tahıl ürünlerini saklıyor. Bu dolaba giden yolun solunda buzdolabı sağında ise bir kanepe var. Anneannem ise; dolap ile kanepe arasına, bir ucu kanepenin ayağına diğer ucu buzdolabının ayağına bağlı olmak üzere yerden birkaç santim yüksek olacak şekilde bir ip germiş.

Eee ne olacakmış?

Fare geçerken ayağı takılıp düşecekmiş! :)

LPG’li Telefon

20 Ocak 2010


Veysel amca… Gençliğinde çalışmaya Mısır’a falan gitmiş. Canayakın biri, internette hayvanlar âlemi belgeseli izlemeye bayılıyor.

Okuduğu gazeteden başını kaldırıp bana: “LPG’li telefonlar çıkmış” dedi.

“Allah Allah!” dedim “nasıl olur böyle bir şey!”

Ciddi ciddi ısrar edince elindeki gazeteye bakmak için yanına gittim, giderken de LPG ile telefonu çalıştırmanın zorluğunu hadi çalıştı diyelim işin mantıksızlığını falan düşünüyordum.

Baktım… Eliyle işaret ettiği yerde LG’nin son model telefonlarından biri vardı.

* * * * * *

Bu yazıyı tamamladığımda, işte tam da burada, yazdıklarımı kız kardeşime okudum. Kardeşimin tepkisi şöyle: “yani gerçek miymiş?”

parçalı gündem, ölgün çupra dudağına ruj

17 Kasım 2009

şimdi düşündüm de, uzun zamandır bakmıyorum buraya… özledim de… yeni bir tasarım yapmam lazım… sonra yüzlerce şarkı… sonra bir sürü şey… sonra gezmem lazım biraz. kimse gelmedi benle bugün, dedim bir trene binip gidelim rastgele… hava da soğuk. çay içeriz, kafamız esince ineriz. öncesinde o eyüpteki güveççide.. iyice doymak lazım. ama uludağ gazoz yok artık orada dimi. yok yok, hot wings çok modern kaçar, hatta süleymaniye’de kurufasülye bile… neyse. zaten küfür ederdim sabaha kadar, boşverin…

sağ salim ölebilsem bir de… bak ne dedim dikkat et! şiirlik bir dize harcandı şimdi, ettiğini beğendin mi. neyse, yazarım ben onu yine de…

böylesini görmemiştim, kolyem, binlerce soru tonlarca ağırlıklar.. neredesin?

ah, artık çok komik geliyor. basit taktikler, ucuz fikirler… “bir yarma yaşanıyor…”

beni ya gamzene gömsünler, ya da şu şarkının içine… tınılardan merhem damıtılır, tınılardan işkenceler, taksim, eyüp, yenisahra, küçükyalı.. sahiller.. istanbul’da geceler…

asıl cümlenin etrafında dönüyorum yine. göt siyasetçiler gibi, sapık aydınlar gibi. ben ne yapayım şimdi bu kitapları allahaşkına. okusam bir dert, okumasam… elimden geldiğince gıcık kapmamaya çalışıyorum çeviri kitaplara. dil işini halledene kadar, şimdilik, alışmam gerek yani. idare et, bana çevirisi mükemmel kitaplar hediye et… saol… hüdayinabit için de… o kutulardan bir tane de ben yapıcam, en güzeli benim ki.. -valla- olacak…

orman kokusu. ikindi sonrası. şarkı arası, hayata… çinekop, sarı kanat, lüfer… böyle küçükten büyüğe sıralanıyor bunlar, isimleri böyle. iyi pişirirsen çok güzel oluyor. geçen evde kimse yokken dolma sardım, aldığım yaprak kötü çıktı. sertti biraz. içi mis gibi oldu. fıstıklı, yeni baharlı, karabiberli, üzümlü. zeytinyağlı… anlatırım bir ara, artık usta oldum sayılır. mısırlı ve mantarlı makarna sosum da süper oldu. baharat, önemlidir, buraya yazıyorum işte, önemli! he, çuprayı kömürde pişiricem bir de. öle dedi ahmet abi, güzel oluyormuş. karnım aç ya, ondan anlatıyorum sanırım bunları. pizza yaparken, hamuru yuvarlakça yağlayıp bırakıyorsun, evet evet, mayalanırken. Soğuk bir yerde. Burada hamurun ööyle kabarmasını istemiyoruz tabi ki. ne diyorum ben lan…

neyse. bir film izleyerek geçiştireyim zamanı. zaten sinema baştan aşağı zaman geçiştirmek içindir. efendim? islamcı abiler mi? türk sineması mı? sinemanın geleceği mi? dünyayı sarsan müslüman bakış açısı mı? cart mı?  heh, evet, son kısmı anladım. cart… arkadaşı vardı bunun: curt. çarşamdaki o caminin kapılarını hala açmadı götler. restorasyon terörü böyle bir şey. restore ediyorlar bizi… camilerimizi. lan sahi, ırak işgali de restorasyon meselesi değil miydi? demokrasi restorasyonu… aklıma halam geldi. ona gidecektim bak unuttum.

evet, ne diyorduk. uzun zamandır bakmıyorum buraya mıydı neydi…

yoo çok güzel şarkılarım var, üşendiğim için eklemedim. hem kıskandım biraz, çok güzeller…

ÖFKENİ BÜYÜT!

20 Ocak 2009

Aman böyle şeyler yazmayayım, sinirlerim alt üst oluyor, geriliyorum falan diyorum ama olmuyor. Adam akıllı çıkıp küfür eden biri de yok ki bunlara. Ben ne yapayım, ben küfür etmek zorunda kalıyorum.

Kitabında vahşet yazanlar, bu hayvandan azıtma yarı insanlar, sevgili orospu çocukları, saygıdeğer israil dölleri vahşet saçmaya devam ederken, burada Türk milleti elinden geldiğince yardım etmeye Filistin’e yardım göndermeye çalışırken ve bir yandan da israil mallarını boykot ederken…

İnsan sevgisiyle dolup taşmış, hak hukuk gözetmeye çalışan, aman çok beyefendi bazı geri zekalılar: “Eh tamam anladık, boykot falan, israil sana yuh olsun, yazık yavrulara ama” “eee ama şey, masum Yahudilere de saldırmayalım yahu, onların da hakkını gözetelim, Filistin’e yardım eden Yahudiler bile var canım” tadında mıymıntı, sümsük laflar ediyorlar.

Beynini bir kanguruyla takas etmiş Ahmet Hakan geçenlerde buna benzer laflar etmişti. “Bu ne öfke canım, masum Yahudiler de var canım, bööö canım hööö canım” gibi…

Şimdi Haber7 de bir yazı okudum. Yaşar İliksiz abi yazmış. Yazının başlığı “İnadına Yahudi’den Alışveriş” 

Özetle şöyle diyor: “Tabi ki İsrail’in yönetim kadrosuna maddi destek sağladığı bilinen şirketlerden alış veriş yapmak Filistin’de yaşanan katliama ortak olmaktır. Tabi ki “Ermeni soykırımı” iddiasını dünyaya kabul ettirmek için çaba sarf eden Ermeni şirketlerine katkı sağlamak ahmaklıktır. Ama… İşin bir de ama kısmı var be kardeşim… Siyonistlere para kaptırmayalım derken namuslu Yahudi vatandaşlarımızı açlığa mahkum etmek hangi Müslümanın vicdanına sığıyor?”

Zaten ama kısmı olmazsa olmaz. “Tamam israil çocukları falan öldürüyor ama orada masumlar da var canım” vs. gibi laflar edecek konumda mısın lan sen. Yahu sanki israili sarmışız birazdan içeri girip alayının boğazlarını kesip, boğazlarının kesik kısmını da duvara sürtüp duvarlara Yahudi kanıyla kahrolsun israil yazacağız. Sanki Yahudileri toplamışız, birazdan teker teker burunlarından içeri silikon sıkıp beyinlerini donduracağız. Sanki suçlu Yahudilere boykot uygularken suçsuzları fark etmeden katledeceğiz. Yanlışlıkla onların da üzerine basıp böcek gibi ezeceğiz.

Allah aşkına bizim böyle bir konumumuz mu var. Böyle bir durum yokken, böyle bir ihtimal de çok uzakken öfkemizi büyütmemizin önüne engel olarak koyduğunuz bu cümleler neyin nesi. Dedelerimiz İstanbul’u fethederken kimi katletti. Hangi Müslüman bir yahudiye haksızlık yapacak peki şimdi. Düşünsenize israilin hüküm sürdüğü toprakları fethetmişiz. Böyle bir haldeyken hangi sağlıklı bir Müslüman bir Yahudi bebeği öldürür ki? Elinde imkan varken yapamacağı şey için imkan olmadığı halde yapmamasını istemek ne büyük bir gaflettir. Ki yapılmak istense dahi elde öyle bir imkan yok. Peki bu tarz cümleler kuranların gayeleri nedir? Ya bunlar cidden geri zekalı, hak hukuk gözetelim derken saçmalıyorlar, ya da bu öfke dindirme eylemini bilinçli olarak yapıyorlar. Yani Yahudi mantığına hizmet ediyorlar.

Yapılan şeye bakar mısınız. Öfkemizi dalga dalga büyütmemizi istemiyorlar. Milletin öfkesine, küfrüne set çekiyorlar. Ne mıymıntı herifler bunlar anlamadım ki. Bırakın çatır çatır küfredelim ve öfkemizi dinç tutalım. Korkmayın geri zekalılar, hak hukuk gözetmek zaten İslam’ın kitabında yazar. Bir gün israil topraklarına tank tüfek girersek yeniden hatırlatırsınız ve o zaman cidden makbule geçer. 

Minumum Şizofreni Maksimum Trajedi ve Kırmızı Başlıklı Kız

04 Aralık 2008

Panama, San Blas, Veraguas… Şehirlerin üstünden uçmaktan başka bir eğlencem kalmadı. Bu hafta neredeyiz aşkım, Panama’mı?

Allah’ım! 41 saattir uyumadım, arz ederim. Uykumun gelmesini beklerken mısır patlatmayı denedim. Birilerine espri yaptım. Bunu not edin: yüksek ısıda patlayan şeylerden biridir mısır. Barut gibi değildir ama. Kapağınız varsa sorun yok. Bu sallanan kağıttan avize kapitalizmin işi mi? Patlamış bir mısır artık nasıl tohum olabilir ki. Güzelim, unutuyorum, durmadan anlatsana bana, hangi şehirlerin üstünden uçacaktık?

Hani şehirlerin önümüzdeki yüzyılda gökyüzüne kurulacağını anlatmıştım ya sana… Artık ben de inanıyorum sana anlattıklarıma.

Şifreyi çözebilmem için alfabede olmayan o harfi bulmam gerek. Hiç bir alfabe bu saçmaladıklarımı öyle eski yazdıklarım gibi edebi bir metne dönüştüremez. 

Böyle yüzlerce şarkı dinliyorum eğer yakınımda kimseler yoksa. 

O derin belagatli şeyleri de ben yazmıyordum zaten. Anneannemle ortak bir çalışmanın ürünü. Annanemin haberi yok ama onunla tasarladığımız bir kaçış planı bile var. Çabucak ölüp gitmek. Anneannemle ortaklaşa yaşıyoruz. Bir gün ben uyuyorum bir gün o. 42 saattir gözüme uyku girmedi ve hala uykumun gelmesini bekliyorum. Sanırım sıra bana iki kere geldi.

Sıkıntıdan esniyorum… Arabalar geçiyor. Sanırım sabah oluyor. Ve “avast’ın yeni bir sürümü internette mevcut” Bunu o söyledi bana. O yeşil yaratık…

Tanrım, burada o kadar çok tanrı var ki… Müslüman tanrılar, kapital tanrılar, sofi tanrılar, smokinli tanrılar, kadeh kaldıran tanrılar…

Niyetimi biliyorsun. Baltayı ustaca kullanmak için talim yapıyorum. Onu hergün biliyorum. O sineği öldürdüğüm için de üzgünüm. Kocamandı ve çok vızıltılıydı.

Bunaltı… İçten bir çığlık… Gözyaşı…

Masamın üstünde bir deniz var, kül tablası ve bir kaç şehir. Diyorum ki… Öyle işte. Her zaman ki gibi… öyle… 

(yazılmamış farzederseniz sevinirim)

Emanet

04 Kasım 2008

hayat bu mudur
pırlayan kuşlar, güzel akşamlar
bir seherin tadı içimizde
bir bebeğin paytak yürüyüşü
ne kalacak geriye
şehrin ışıklarından
bir gülümseme belki
albümlerden arta kalan.

avuçlarım acıyor sevgilim
dünya kayıyor ellerimden
bu damarlarımda akan
bu yaşlansa da taptaze duran
hayat akıyor
ve hüzün ne de yakışıyor
kıymetini bilene.

akşamlarımız vardı
muhabbet dolu şen şakrak
şu akvaryum şu şişko balık
şu resim de çok komik
bak bu en sevdiğim kazağım
bunlar da okuldan arkadaşlar
şimdi her şeye ne kadar uzağım.

sabahlarımız vardı
kuş sesleri, ah o menekşeler
severdim gün doğarken gezmeyi
ve taze ekmek kokusu
yaşadım işte bir ninni gibi

II

ben hayatı ninemin ellerinde gördüm
bayat ekmek gibi ufalanan
tadı yoktu hiç bir şeyin
bir teheccüd vakti kadar
alnı öpülesiydi secdenin
bir öğle vakti uykuya dalmak
anladın değil mi sevdiğim.

bahadır balkondan bakıyor
o hasta adam sigara içiyor
şu kadın çok titiz
yağmura bile yüz vermiyor
gülesi geliyor insanın
gülesi geliyor bebek görünce
zaten bebekler de gülüyor
dünyalık ne varsa işte
her şeye…

pamuk şeker yemeliyiz
elma şekeri de
vapura da binmeliyiz
son kere
son kere İstanbul sefası
bu Allahın belası sigaradan son fırt
bu hayatta son nefes
son bir işrak 
gitmeliyiz
hayatı tadında bırakarak…

Fotoğraf Albümü

03 Kasım 2008

Fotoğraf çekmekten pek anlamam ama, çektiklerimden bir seçki yaptım ve yayımlıyorum. Amatör bir çalışma elbette, çok şey beklemeyin o yüzden. Buyrun: Fotoğraf Albümü

Kapat
E-posta ile paylaş