10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

İstanbul’un Gözleri Mavi

10 Ekim 2006

Bir tını sızıyor kulaklarımdan en derinime, özledim seni İstanbul..
Caddelerin, sokakların ne güzeldi.
Bazen bir yaz akşamı kadar çılgın, bazen bir yağmur sonrası kadar masum, dolu dolu gözlerin.. Göz yaşlarınla ıslanmıştım, aşkınla yanmıştım, taşlarını, ağaçlarını, akşamlarını ve o mavi gözlerini sevmiştim.

Gündüzünü alır gecene emanet ederdim, kara bulutlar ilişmesin diye sana.
Güneş doğarken sarı saçlarını okşardı, gecelerin hep hüzünlü, ben ağlardım sen ağlardın..
İstanbul’um sana doyamazdım..

Karanlık caddelerde yürümenin hazzı var, beni çağırışındaki heyecan var, seni özlemenin sızısı var hala derinimde bir yerlerde..
İstanbul akıl almaz, İstanbul haşmetli, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi..

Kara çarşafın kıyılarına oturup dalsam ne zaman mehtabına, rüzgarın şarkılar söylerdi, bazen gözlerin dolu dolu olurdu, lodosun yanağıma bir buse kondururdu..
Köşe bucak gezerdim seni, sana hikayeler anlatırdım, aşkınla yanardım, ışıkların, dökülmüş yaprakların ve sarı saçların ne güzeldi..
Her gece bir şiir yazardım sana, şimdi bir tını var aşkından hatıra kalan, en derinimde hiç durmadan çalan..

Ne zaman sana gelecek olsam, sende tam özlemiş olurdun beni, ne zaman sana varsam, akşamınla karşılardın beni, kıpır kıpır gözlerin yanardı..
Ben sendim, sen bendin; böyle söylerdin hani. Bensiz sokakların, caddelerin, yağmurun ve akşamların tadı olmazdı hani..
İstanbul aşk, İstanbul gece, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi.

Sarı saçlarına bulutlar konardı, mavi gözlerin beni arardı, hüzünlenince yaprakların solardı; güz olurdu, yağmur yağardı. İstanbul kayıp şimdi, gözlerim ağlamaklı..
Ay ışında yürümeye hasretim İstanbul, kaybettim seni ve özledim, ölesiye..
İstanbul’u kara bulutlar kapladı, İstanbul komploların kurbanı..
Sen yoksun İstanbul, saçlarım darmadağınık ve üşüyorum, yokluğuma az kaldı..

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Öylesine

10 Ekim 2006

Hatırlasana hani, küçücüktün sen bir zamanlar, bende küçükken..

İlk önce sevmeyi öğrendim ben, sende küfür etmeyi.

İlk önce gülmeyi öğrendim ben, sende kaşık tutabilmeyi.

Hani el ele tutuşur şarkılar söylerdik, koşardık bahçelerde.

Papatyaların ezilmesi incitirken beni, sen böcekleri ezerdin.

Hani babam balık getirirdi bazen, ben; “gıdıklasam güler mi baba bu balıklar” diye sorardım, sende bıçakla balıkların gözlerini oyardın.

En çok kuşları severdim ben, sende solucanları.

Bahçemize konan kuşlara yem atardım ben, misafirlerin ayakkabılarının içine solucan koyardın sen..

Huzuru bulamadım

10 Ekim 2006

Huzuru bulamadım yokmuş kısmette, kendime ve sana söz vermiştim ama kusura bakma anne. Aklımı yırtmak zorundayım. Ama suçlu ben değilim anne. Çok söyledim dokunmayın bana diye. Dokunmayın dedim bana, aklıma.. Aklım korkutuyor beni, zekamı ve aklımı kullanmayalı uzun zaman oldu, aklımın karanlık mahzenleri çıkmasın istiyorum açığa.
Aklıma saldıran orduların ruhunu öpeyim ve aklıma tırmanan kalpsiz süvarileri. Mantık deyip, gerçek deyip öten sevgisiz askerler, sizinde ruhunuzu..

Durumumu bana hiç sorma anne. Bunlar nereden bilsinler sevgiyi, aşkı, şehrin karanlık caddelerinde geceleri yürümenin tadını nereden bilsinler. Bir çiçeği koklamanın zevkini, var olmanın hazzını..
Bir salya sarmış akıllarını fikirlerini. Mevlana’nın sevgisini nereden bilsinler, öyle değil mi?

Yıllardır anlatamadım derdimi, kendimi, modern yaşamın yetiştirdiği modern insanlara. Bir monotonluk saplandı anne, sağcısına, solcusuna, İslamcısına vesaire. Modern tekniklerin, süslü laflar edebilmenin, adam yetiştirmenin karizmasında bizim ahali.
Belki anlatmamalıydım bunları, ama bir refleks, oldu bitti her şey. Uzun zamandır sıkı sıkı tuttum aklımın kapısını, şimdi yırtılan aklımın püskürtülerini durduramam kusura bakma anne.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Her gündüz ve her gece

10 Ekim 2006

Şehir yeni bir geceyi ağırladı, güzel bir akşamın ardından..
Siyah şapkalı adam için hayat yeni başlıyordu. Şehrin batısından yola çıkmış yavaş ve endamlı yürüyüşüyle sokak ve caddelerde ilerlemekte. Sokak kedileri ve martılar yine peşinde. Eminönü’nde esnaf dükkanlarını kapatmakta, işportacılar mallarını toplamakta. Birazdan son vapurda gelir. Siyah şapkalı adamın her gece gördüğü rutin görüntülerden biri. Birkaç balıkçı var sahilde, yavaşça sokuluyor yine yanlarına, fısıltıyla rasgele diyor onlara. Sokakların arasına dalıyor, yollarda yürüyen tek tük insanlar, kediler, hızla yanından geçip giden arabalar.. Bir pencereden içeri bakıyor, mutlu bir aile sofraya kurulmuş yemek yiyor. Birkaç sokak ötede her zamanki gibi çöpleri karıştıran, karton toplayan birkaç kişiyi görüyor. Yanından geçtiği park boş, önceki gece bankları mesken edinmiş sokak çocukları bu gece yoklar. Onları düşünüyor, uzun zamandır buradalardı, her gece yanaklarına öpücük kondurur yoluna devam ederdi, bu gece yoklar.

Siyah şapkalı adam bu gece hüzünlü, şehride bir hüzün bulutu kaplamış, sis çökmüş.
Şu karşıki tepeyi aşayım diyor kendi kendine, orada oturur biraz soluklanırım.
Birkaç sarhoşa rastlıyor, ellerinde şişeler sallanarak yürüyen birkaç gölge.
Yine o çocukları düşünüyor, hangi parktalar acaba bu gece.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Sokağa çıkma yasağı

10 Ekim 2006

Aklımda sokağa çıkma yasağı var, ruhum özgür; ipi kopmuş bir uçurtma gibi..
Sonu gelmeyen hikayelerimden biri daha başladı, bir otobüsün koltuğunda..
Ardımda kalan hüzün kırıntıları özenle saklandı, dönüşte alınmak üzere..
Geçtiğim her şehre bir cümle bırakmak istiyorum, her anın bir hatırası olmasını isteyişlerim gibi..

Seyahat halinde bedenimi ait olduğu koltuğa bırakıp, ruhumu alıp çekip gidiyorum gökyüzüne, henüz kullanılmamış birkaç cümle daha yakalayabilmek uğruna..
Şehirler var kıyısından köşesinden geçtiğimiz, geceler var karanlıklardan seçtiğimiz, bir özelliği yok, sadece sıradan bir gece işte.. Şehirler bir ışık huzmesiyle boyanmış benek benek.. Yukarıda bir yerlerdeyim, otobüsün koltuğuna çakılı kendimi göremiyorum artık.

Varacağım şehre sakin bir şarkıyla giriyorum, yasak bitmek üzere, kimse fark etmeden sessiz sakince koltuğuma geri dönüyorum.. Tüm gözler ekrandaki bir görüntüye kaptırmış kendini, pencerenin hemen dışında en güzel boyalarını boyanmış bir cadde, şuh bakışlı ağaçlar ve orman, kimsenin ilgisini çekemeyen bir sürü manzara.. Mekana az kaldı, manzara bitmek üzere, bu hikayede burada bitmeyecek, başka bir geceye ısmarlanacak cümleler.

Hemen bir mendile sarıp saklamak gerek şu havayı, duyguları, orman rengi sinmiş kelimeleri.. İpi kopmuş uçurtma düşecek; döndüğünde ona soracağım geceyi, kuyruğuna takmış mı birkaç anı, hani buhranlı bir akşam cebimden çıkartıp koklamak için..

Giderken..

10 Ekim 2006

Bulutlar entarisini sallar ve rüzgar yanaklarını okşar..
Kendi kendine konuşarak çıplak ayaklarıyla ıssız çölde biri yürür. Peşinde birkaç sinsi gölge. Bir gurup görünmeyen insanın tezahürat sesleri duyulur, fonda bir marş..
Bisikletiyle bir postacı geçer gider hemen yanından. Çöl sürüngenleri dalgasını geçer; ıslık öttürüp gülerek.

Saçı sakalına karışmış, aklında sekiz santim çapında bir yarık, gönlünde bin gram hasret; garip bir adam. Bazen tökezlese de yoluna devam etmekte.. Kameranın ardındakiler kurgu dışı gelişen bu olaydan hoşlanmış olacaklar ki, stop diyen kimse yok. Çıplak ayaklının yolunu hızla geçen bir tren keser, camlardan sarkan çocukların tükürükleri hedefini bulur. Geçip giden trenin arkasından o aldırmaz tavrıyla sırıtır.

Tepenin ardında ilkel kabilelerden birine rastlar. Fildişinden kolyeleri olan reis görmeyeli tarz değiştirmiş; ateşi bizim Malazlar kibritle yakıyor. Kabile gençlerinin tamtamları da duyulmuyor, modifiye arabalarla, Pioner sistem tesisatla Laila’ya gitmişler bu akşam.

Çıplak ayaklı susuz adam yoluna devam etmekte.. İlerde, telif hakkı alınmış patentli bir serap görür; hijyenik ortamda el değmeden paketlenen sulardan.. Filmlerdekinin aksine aheste aheste ulaşır patentli seraba. Sulardan birini kapar ve yudumlamaya başlar. Bir alışkanlıkla kapağın altına bakar; karman çorman sayı ve harflerin karışımı bir şifre. Hayıflanır işte o zaman, telefonum yanımda olsaydı, “şifreyi yazar gönderirdim de, belki çekilişle sıradan bir hayat çıkardı şansızımıza” diye.. Birazdan bağlantı kopar ve serap sona erer.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Zaman

10 Ekim 2006

Her saniye ayrılık, geride kalan her dakika mazi..
Yaşanmış tüm mekanlardan ve zamanlardan ayrıldık, yaşadık ve bitti.
Oysa hepsi şimdi hatıra.

Öyleyse neyin hasretiyle yanmalı, kalbini neye bağlamalı?
Geleceğin geleceği meçhul, geçmişse hüzün verici ve buruk.
Bir tek şimdimiz var, oda saniye saniye mazi olmakta ve her an gönlümüz ayrılığı tatmakta..

* * *

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Yoksun..

10 Ekim 2006

Sen yoktun, bende kaçtım
Hayallerime hakim bir hayal ülkesine.
Sen yoksun diye
Sesin, gözlerin ve o tılsımlı kokun yok diye
Aklımı aldım çektim gittim bedenimden.

Seni görmeyeli uzun zaman oldu,
Duymayalı, benliğimi titreten sarsan sesini.
Karardı gözlerim, görüntüler kayboldu
Özledim bir yaz akşamı neşesini.

Sana olan özlemim,
Sensizliğin acısı,
Bir yol bulmuş sızıyor,
Kalbimden avuçlarıma doluyor.

Yanımda olmasan da

10 Ekim 2006

Hasretin gönlüme saplanmış bir kanca,
varlığında ızdırap, yokluğunda.
Aşkın ki, kalbime akan bir çağlayan,
her zerre ve köpüktür senin için ağlayan.

Yokluğuna tahammülüm yok,
yanımda olmasan da benlesin.
Bir kez daha gülümse hadi,
hissediyorum, kıpır kıpır gözlerin.
Titriyorum, yaklaşan sensin
ve duyuluyor sesin..

Seni öyle özledim ki artık,
her şey sensin,
bulutlar bedenin, rüzgar sesin,
yokluğuna tahammülüm yok,
yanımda olmasan da benlesin..

Bilmece

10 Ekim 2006

Ulaşılması güç olan bir umudum var derinde,
Söylenmesi suç olan bir hasretin kokusu var tenimde.
Artık ne gülüyor yüzün
nede gözyaşların değiyor ellerime

geceler koyu, çöküyor hüzün,
nede derman var dizlerimde.
Bekle, gelecek eski günler
ansızın bir gece
dualarım var ceplerimde,
yakarışlarla dolu hece hece.
Hayat anlamsızlıklarla dolu,
düşüncelerden düşünce seçe seçe
gelecek elbet bu çıkmazın sonu
zincirler kopacak ve çözülecek bilmece..

Kapat
E-posta ile paylaş