10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Git hadi!

19 Aralık 2006


uzanmasın ellerin ellerime
gülmesin bana gözlerin
iç çekişlerinde olmasın sakın
duyulmasın sözlerin
yürüdüğüm caddelerde yürüme
sevme sevdiğim renkleri
dokunma sakın gülüme
al da git laleleri.

sokağımda kalmasın izlerin
adın unutulsun buralarda
sevme sevdiğim geceleri
bakma baktığım gibi hayata
solsun hatıralarımız
mavi gökyüzü, uzun sahiller
yan yana gelmesin adımız
aramıza girsin nehirler.

İçimdeki Issızlık

05 Aralık 2006

Düşünce düşüncenin ellerine
Bir hece düşledim bu gece
Dolasın martılar beni dillerine
Hayat silah bıraksın, yine öpsün narince.

Devamını okumak için tıklayın.

Bohem

01 Aralık 2006

Favori cümlem yok benim
Sadece sade bir hayat derdindeyim
Uzaklardan bir bulut tutsun elimi ne olur
Yorgunluklar ve zorluklar var heybemde
Umut ediyorum sadece
Geleceğe dair.

Göz yaşı gibiyim
Deli bir göz yaşı gibi
Bir adım ötesinde kayıp düşecek gibi
Gitmeden yazıyorum derdimi
Anlamayacak bilirim beni
Anlamamış olan seni.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Nerede?

20 Kasım 2006

Herkes bana seni soruyor,
Nerede hani, seni avara eden fani?
Nereye baksam görürüm seni;
İnsanlar, ağaçlar, uçsuz bucaksız uzanan vadi..

Bir sızı tutar kalbimi
Bir sensizlik matemi
Acı bir boşluk var şimdi
O ruhuma damlayan sözlerin,
Billur gözlerin hani?

Dualarda bin feryat, bin figan etsem
Vuslatı istesem yalvarıp şimdi
Sana ulaşsam, yok olup yansam
Yağmurlu bir akşam, bir gece vakti..

Dokunma!

10 Kasım 2006

Beklentilerimi vurdum şakağından,
Açıldı gönlümde bir yara,
Tutunamadım kaçtım sokağımdan,
Dokunmayın artık bana..

Terörist Serçeler, Masum Kargalar

08 Kasım 2006

Baba karga işten yanında serçe ölüsüyle dönünce yavru karga çok sevinmişti. Anne karga birazdan yemeği servis yapmış, leziz bir sofraya kurulmuşlardı ailece. Bu yuvanın hemen yanında, sağ tarafta, bir yuva, bir aile daha var. Orada yemek çoktan yenip bitmiş, gelen seslerden anlaşıldığına göre de güzel bir akşam muhabbeti başlamıştı.  Tam oranın birkaç dal üstünde iki yuva daha var. Ve sol tarafında birkaç tane daha. Bulunduğum yerin üst tarafındaki yuvalar daha sessiz ve sakin. Muhtemelen daha imtiyazlı kargalar daha yukarıdalar.  Burası karga ve karga yuvaları ile dolu.

En tepede garip bir yuva daha var. Birkaç karga teknolojik aletlerle etrafı gözlüyor. Burasını gözetleme kulesi olarak kullanıyor olmalılar. O yuvayı daha iyi görebilmek için birkaç dal daha yukarı çıkıyorum. Aman Allah’ım! Ellerime değen bu yumuşak, tüylü ve ürkütücü şey de ne?

Yaklaşıp baktığımda kafasından ağaca saplanmış bir serçe leşiyle karşılaşıyorum.  Hemen üstünde bir yazı bu serçenin terörist olduğuna ve etkisiz hâle getirildiğine dair bilgiler içeriyor.

Hayrete düşmemek elde değil. Etrafıma iyice bakınca bulunduğum ve etraftaki birçok ağacın kargalar tarafından teknolojik silahlarla korunduğunu görüyorum. Bir şeylerden korkuyor olmalılar.

En tepedeki gözetleme kulesine bir yığın karga sert inişler yapıyor. Ardından bir karga sürüsü hızla kalkıyor. Sinirli ve sert tavırlı, diğerlerinden daha iri olan bir karganın sesi karanlığın sessizliğini tırmalayarak yankılanıyor. Anladığım kadarıyla diğer kargalara bazı talimatlar veriyor:

“Harekâta hazır olun, daha özgürleştireceğimiz çok ruh var(!)” Ve karga kahkahaları…

Ordumuz yeni bir operasyon için hazırlanıyor diyor yaşlıca bir karga. Hemen yanımdaki yuvadan geliyor bu ses. Zamanında bende savaştım. Büyük ve cesur bir kumandandım, ama artık yaşlandık diye devam ediyor.

Ufak bir çocuk: “Dede, savaş maceralarından anlatsana yine” diyor.
Biraz daha yaklaşıyorum, bu karganın anlatacakları beni meraklandırdı gerçekten.

Yıl 1898 diye başlıyor yaşlı kumandan: Meksika’yı işgal etmiş ve aynı yıl Küba’ya girmiştik. Bunlar bizim ilk adımlarımızdı. Hemen peşinden 1921’de Nikaragua’yı işgal eden “Ulusal Muhafızlar” adlı bir örgüt kurduk. Bu örgüte daha sonraları terör örgütü dendi; ama sen onlara bakma, örgütün başında olan Somoza çok tatlı bir çocuktur.

1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye ufak bir hediye paketi gönderdik. 1950–53 yıllarında Kore’deydik.

CIA’den arkadaşlar 1955’te Endonezya, Laos ve Kamboçya’da yüzlerce teröristin (!) ruhunu özgürlüğe kavuşturmuştu.

Yine Endonezya’da 1965 yılında Suharto’yu iktidara taşıdık, oda bize hediye paketinde 1 milyon ceset gönderdi. Aynı yıl gökten Dominik’e inen arkadaşlarımız,  10.000 Dominiklinin ruhunu burada şad etmişlerdi.

Hatırladığıma göre en çok Vietnam’da eğlenmiştik. Vietnam’da 170.000 kişi ölmeyi, 80.000 kişi sakat kalmayı, 5 milyon kişide köylere sürülmeyi tercih etmişti.  

Biliyorum garip ama bu teröristler acayip insanlardı, oysa biz onlara özgürlük götürmüştük. Şimdi kavgaya gürültüye ne gerek vardı; ama bizim açımızdan karlıydı, zira 1975 yılına kadar 2 milyon sivilin ruhu özgürlüğe kavuşmuştu.

Sonra gülümsedi. Biraz kasılıp, arkasına yaslandı. Her anlattığında bunları yanaklarına bir gülümseme yayılıyordu. Küçük çocuk sabırsızlanmaya başladı: “Hadi dede devam et anlatmaya.”

Yaşlı karga küçük çocuğun başını okşayıp anlatmaya devam etti:

1 milyon isyancı ruhun 1970–75 yılları arasında Kamboçya ve Laos’ta özgürleştirilmesinden biz sorumluyduk.

Şili’de bizim eleman Pinochet’in yardımı ile Devlet Başkanı Allen de dâhil 30 bin kişiyi paketledik.

Aynı yıllarda Uruguay’da cuntacılara yardım edip teröristlerin ruhlarını lağım çukurlarında temizledik.

Arjantin’de 1976 yılında desteğimizle iktidarı ele geçiren generaller 30 bin isyancıyı ortadan kaldırıp birçoğunu uçaklardan denize atarak ne kadar icatçı bir zekâya sahip olduklarını kanıtladılar.

1983’te Lübnan’a girdiğimizde babanda bu savaşa katılmıştı. Onunla çok gurur duymuştum, onlarca teröristin ruhunu özgürlüğe kavuşturmuştu çünkü.

1983 yılından 1989’a kadar olan Greneda operasyonu, Libya’da yapılan temizlik, Panama’da 5 bin kişinin temizlenmesi olaylarında baban hep bulundu.
Yıl 1990 olduğunda ordumuz iyice coşmuştu. Barış, demokrasi, kardeşlik (!) götürdüğümüz ülkeler onlarca olmuştu. Bizim sayemizde milyonlarca kişi mutlu oluyor, asi teröristler ise ruhları özgürleştirilmek suretiyle yok oluyordu.

1991 yılında Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek Irak’a gökten özgürleştiren bombalardan attık.

100 binlerce serçenin beynini Demokrasi ile dağıttık.

Bunlardan başka Somali’de, 11 Eylül bahanesi ile Afganistan’da on binlerce terörist için özgürleştirme operasyonları yaptık. Filistin’de İsrail’i, Çeçenistan’da Rusya’yı, Keşmir’de Hindistan’ı, Doğu Türkistan’da Çin’i destekledik. Latin Amerika’da, Orta Doğu’da, Asya’da, Afrika’da el atmadığımız, karışmadığımız iş yok gibidir.

Takvimler 2003’ü gösterdiğinde Irak’a girdik. Seninde gördüğün gibi evlat, her gün onlarca teröristin ruhu özgürleştirilmektedir.

Küçük çocuk: “Vay be dede” diye haykırdı heyecanla. “Peki, bende bir gün teröristlere yardım edebilecek miyim, ruhlarını özgürleştirerek” dedi.

Yaşlı karga elinde olmayarak bir kahkaha attı. “Bakıyorum da çok heyecanlandın, sen derslerine iyi çalış, yemeğini iyi ye, yakında sen de katılacaksın operasyonlara” dedi.

Küçük karga çok sevinmişti, oley diyerek çerezlik serçe ölüsünden bir parça daha koparttı ve zevkle çiğnemeye başladı.

Gördüklerim ve duyduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Bir an ne yapacağımı şaşırdım, yavaşça aşağı indim. Bu ağacın bir dalına oturup çiçekleri, böcekleri ve dünyanın güzelliğini anlatacaktım oysa.

 

Aşk (alıntı)

28 Ekim 2006

Soğuktan eliniz ayağınız uyuşmuş halde eve geldiniz ve hemen sobanın yanına sokuldunuz.

Isınmak için sobanın yanına sokulduğunuz andan itibaren, her geçen dakika sobadan biraz daha uzaklaşır ve en sonunda odanın, sobaya en uzak köşesine oturursunuz.

İlk dakikalarda sizi rahatlatan, huzur veren ateş; yavaş yavaş canınızı sıkmaya başlamıştır. Önce üstünüzdeki kazağı çıkarır, daha sonra evdekilerin bütün itirazına rağmen, pencereyi hafifçe aralamaya kalkarsınız.

Aşk da böyledir işte.

(Uçuş Denemeleri - İbrahim Tenekeci)

Cihan Prensesi (alıntı)

27 Ekim 2006

En keyifli halimi seçmiştim sabah dolabımdan..
Kolay mıydı tabii,senle buluşacaktım..
heyecanla..biraz da gülücük koyuverdim ceplerime,
arada bir atıp gönlünü çelerim belki,diye..

Biraz umut atıştırdım dertleşirken masamla,
Tavşan kanı çayımın yanında..
Belki ..Belki benim olursun diye…
“Benim olursun diye” he??

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Temenni

17 Ekim 2006

Sesi kısılmış bir çığlık sakladım derinimde. Çıkmazlardaki zikzaklarım, var ya da yok olma yolunda birer mesaj belki.
Ardım sıra gelen cansız bir ceset var, acı çeken bir kalp ve yorucu bir beyin var ellerimde. Beni yorabildiği kadar yorması için mühlet verdim aklıma. Sonrasında gelir koklarım çiçekleri, kırlarda koşar eğlenirim belki.

Aldığım her nefesi ciğerimde kilitliyorum, ağır düşünceleri sandıklara koyup, takvim yapraklarını biriktiriyorum.
Olması gerektiği gibi olmalı diyorum sonra. Ellerimi açıp dua edemiyorum belki ama, bakınca her halim dua benim.

Ne olacak bilemem. Sadece sessizce düşünüyorum. Allah’tan her zaman yolumuzu aydınlatmasını diliyorum.

Dersimiz Edebiyat

14 Ekim 2006

“Onlar güzellikler kervanının titiz koruyucuları, ulu edebiyat yapısının usta mimarları, nadide çiçeklerle bezeli has bahçenin naif bahçıvanlarıdır. Alın teri, göz nuru, bin bir emek ve şaşırtıcı olağanüstü bir gayretle hayaller kurdular, düşündüler, planlayıp yazdılar ve ortaya tadı damaklarda kalan eserler koydular. Çıktıkları kutlu yolculuklarda, davet ettikleri sadık okuyucularına mihmandarlık ederken, hep tepeleri, gökyüzündeki yıldızları, daima zirveleri işaret ettiler.”

“Şiir, hikaye, roman, deneme, eleştiri, hatıra, antoloji, seyahat, günlük, mizah, inceleme, portre, sadeleştirme, metin tahlilleri, ansiklopedi, sözlük, tercüme, edebiyat tarihi, dil, dergi, Divan edebiyatı, çocuk edebiyatı, Babıali, klasikler, belagat, estetik, inanç, sağ-sol edebiyat, kutsal, tasavvuf, aydın, kadın yazarlar, İstanbul, edebiyatta nesiller, lirizm, akımlar, Türkoloji, araştırma metotları…”

Dersimiz Edebiyat, Mehmet Nuri Yardım’ın 42 yazar ve ustayla yaptığı söyleşileri, konuşmalarından oluşmakta.

Kapat
E-posta ile paylaş