10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Öylesine

10 Ekim 2006

Hatırlasana hani, küçücüktün sen bir zamanlar, bende küçükken..

İlk önce sevmeyi öğrendim ben, sende küfür etmeyi.

İlk önce gülmeyi öğrendim ben, sende kaşık tutabilmeyi.

Hani el ele tutuşur şarkılar söylerdik, koşardık bahçelerde.

Papatyaların ezilmesi incitirken beni, sen böcekleri ezerdin.

Hani babam balık getirirdi bazen, ben; “gıdıklasam güler mi baba bu balıklar” diye sorardım, sende bıçakla balıkların gözlerini oyardın.

En çok kuşları severdim ben, sende solucanları.

Bahçemize konan kuşlara yem atardım ben, misafirlerin ayakkabılarının içine solucan koyardın sen..

Huzuru bulamadım

10 Ekim 2006

Huzuru bulamadım yokmuş kısmette, kendime ve sana söz vermiştim ama kusura bakma anne. Aklımı yırtmak zorundayım. Ama suçlu ben değilim anne. Çok söyledim dokunmayın bana diye. Dokunmayın dedim bana, aklıma.. Aklım korkutuyor beni, zekamı ve aklımı kullanmayalı uzun zaman oldu, aklımın karanlık mahzenleri çıkmasın istiyorum açığa.
Aklıma saldıran orduların ruhunu öpeyim ve aklıma tırmanan kalpsiz süvarileri. Mantık deyip, gerçek deyip öten sevgisiz askerler, sizinde ruhunuzu..

Durumumu bana hiç sorma anne. Bunlar nereden bilsinler sevgiyi, aşkı, şehrin karanlık caddelerinde geceleri yürümenin tadını nereden bilsinler. Bir çiçeği koklamanın zevkini, var olmanın hazzını..
Bir salya sarmış akıllarını fikirlerini. Mevlana’nın sevgisini nereden bilsinler, öyle değil mi?

Yıllardır anlatamadım derdimi, kendimi, modern yaşamın yetiştirdiği modern insanlara. Bir monotonluk saplandı anne, sağcısına, solcusuna, İslamcısına vesaire. Modern tekniklerin, süslü laflar edebilmenin, adam yetiştirmenin karizmasında bizim ahali.
Belki anlatmamalıydım bunları, ama bir refleks, oldu bitti her şey. Uzun zamandır sıkı sıkı tuttum aklımın kapısını, şimdi yırtılan aklımın püskürtülerini durduramam kusura bakma anne.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Her gündüz ve her gece

10 Ekim 2006

Şehir yeni bir geceyi ağırladı, güzel bir akşamın ardından..
Siyah şapkalı adam için hayat yeni başlıyordu. Şehrin batısından yola çıkmış yavaş ve endamlı yürüyüşüyle sokak ve caddelerde ilerlemekte. Sokak kedileri ve martılar yine peşinde. Eminönü’nde esnaf dükkanlarını kapatmakta, işportacılar mallarını toplamakta. Birazdan son vapurda gelir. Siyah şapkalı adamın her gece gördüğü rutin görüntülerden biri. Birkaç balıkçı var sahilde, yavaşça sokuluyor yine yanlarına, fısıltıyla rasgele diyor onlara. Sokakların arasına dalıyor, yollarda yürüyen tek tük insanlar, kediler, hızla yanından geçip giden arabalar.. Bir pencereden içeri bakıyor, mutlu bir aile sofraya kurulmuş yemek yiyor. Birkaç sokak ötede her zamanki gibi çöpleri karıştıran, karton toplayan birkaç kişiyi görüyor. Yanından geçtiği park boş, önceki gece bankları mesken edinmiş sokak çocukları bu gece yoklar. Onları düşünüyor, uzun zamandır buradalardı, her gece yanaklarına öpücük kondurur yoluna devam ederdi, bu gece yoklar.

Siyah şapkalı adam bu gece hüzünlü, şehride bir hüzün bulutu kaplamış, sis çökmüş.
Şu karşıki tepeyi aşayım diyor kendi kendine, orada oturur biraz soluklanırım.
Birkaç sarhoşa rastlıyor, ellerinde şişeler sallanarak yürüyen birkaç gölge.
Yine o çocukları düşünüyor, hangi parktalar acaba bu gece.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Sokağa çıkma yasağı

10 Ekim 2006

Aklımda sokağa çıkma yasağı var, ruhum özgür; ipi kopmuş bir uçurtma gibi..
Sonu gelmeyen hikayelerimden biri daha başladı, bir otobüsün koltuğunda..
Ardımda kalan hüzün kırıntıları özenle saklandı, dönüşte alınmak üzere..
Geçtiğim her şehre bir cümle bırakmak istiyorum, her anın bir hatırası olmasını isteyişlerim gibi..

Seyahat halinde bedenimi ait olduğu koltuğa bırakıp, ruhumu alıp çekip gidiyorum gökyüzüne, henüz kullanılmamış birkaç cümle daha yakalayabilmek uğruna..
Şehirler var kıyısından köşesinden geçtiğimiz, geceler var karanlıklardan seçtiğimiz, bir özelliği yok, sadece sıradan bir gece işte.. Şehirler bir ışık huzmesiyle boyanmış benek benek.. Yukarıda bir yerlerdeyim, otobüsün koltuğuna çakılı kendimi göremiyorum artık.

Varacağım şehre sakin bir şarkıyla giriyorum, yasak bitmek üzere, kimse fark etmeden sessiz sakince koltuğuma geri dönüyorum.. Tüm gözler ekrandaki bir görüntüye kaptırmış kendini, pencerenin hemen dışında en güzel boyalarını boyanmış bir cadde, şuh bakışlı ağaçlar ve orman, kimsenin ilgisini çekemeyen bir sürü manzara.. Mekana az kaldı, manzara bitmek üzere, bu hikayede burada bitmeyecek, başka bir geceye ısmarlanacak cümleler.

Hemen bir mendile sarıp saklamak gerek şu havayı, duyguları, orman rengi sinmiş kelimeleri.. İpi kopmuş uçurtma düşecek; döndüğünde ona soracağım geceyi, kuyruğuna takmış mı birkaç anı, hani buhranlı bir akşam cebimden çıkartıp koklamak için..

Giderken..

10 Ekim 2006

Bulutlar entarisini sallar ve rüzgar yanaklarını okşar..
Kendi kendine konuşarak çıplak ayaklarıyla ıssız çölde biri yürür. Peşinde birkaç sinsi gölge. Bir gurup görünmeyen insanın tezahürat sesleri duyulur, fonda bir marş..
Bisikletiyle bir postacı geçer gider hemen yanından. Çöl sürüngenleri dalgasını geçer; ıslık öttürüp gülerek.

Saçı sakalına karışmış, aklında sekiz santim çapında bir yarık, gönlünde bin gram hasret; garip bir adam. Bazen tökezlese de yoluna devam etmekte.. Kameranın ardındakiler kurgu dışı gelişen bu olaydan hoşlanmış olacaklar ki, stop diyen kimse yok. Çıplak ayaklının yolunu hızla geçen bir tren keser, camlardan sarkan çocukların tükürükleri hedefini bulur. Geçip giden trenin arkasından o aldırmaz tavrıyla sırıtır.

Tepenin ardında ilkel kabilelerden birine rastlar. Fildişinden kolyeleri olan reis görmeyeli tarz değiştirmiş; ateşi bizim Malazlar kibritle yakıyor. Kabile gençlerinin tamtamları da duyulmuyor, modifiye arabalarla, Pioner sistem tesisatla Laila’ya gitmişler bu akşam.

Çıplak ayaklı susuz adam yoluna devam etmekte.. İlerde, telif hakkı alınmış patentli bir serap görür; hijyenik ortamda el değmeden paketlenen sulardan.. Filmlerdekinin aksine aheste aheste ulaşır patentli seraba. Sulardan birini kapar ve yudumlamaya başlar. Bir alışkanlıkla kapağın altına bakar; karman çorman sayı ve harflerin karışımı bir şifre. Hayıflanır işte o zaman, telefonum yanımda olsaydı, “şifreyi yazar gönderirdim de, belki çekilişle sıradan bir hayat çıkardı şansızımıza” diye.. Birazdan bağlantı kopar ve serap sona erer.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Zaman

10 Ekim 2006

Her saniye ayrılık, geride kalan her dakika mazi..
Yaşanmış tüm mekanlardan ve zamanlardan ayrıldık, yaşadık ve bitti.
Oysa hepsi şimdi hatıra.

Öyleyse neyin hasretiyle yanmalı, kalbini neye bağlamalı?
Geleceğin geleceği meçhul, geçmişse hüzün verici ve buruk.
Bir tek şimdimiz var, oda saniye saniye mazi olmakta ve her an gönlümüz ayrılığı tatmakta..

* * *

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Sorma

10 Ekim 2006

Bir kor, bir ateş oturdu ki gönlüme sorma.

Aklımda kalanlar, gecenin rengi

ve güneş batmadan evvelki zamanlar.

Şimdi ben bir çemberin ortasında,

onca insanla yapayalnız, sensiz..

Şimdi ben, ruhumda pranga,

duyguları kelepçeli bir halde

ve hala utanıyor ağlamaktan.

Bir hüzün çökmüş ki;

anlaşılmaz ve anlatılmaz.

Öyle bir girdabın ortasındayım ki;

konuşmaktan ve anlamaktan aciz..

Naber lan dünya?

10 Ekim 2006

Hayatın bir kırbacı olmalı, sorgularken beni şaklayan ensemde.
Issız bir çölün ortasında susuzken, dilim damağımda, unuttuğum susuzluğumu hatırlayamadım.

Eksikliğini hep hissettiğim yitiğin/susuzluğun bir çölün ortasında dahi aklıma gelmeyişi, hayatın güzel taraflarına kayışı zihnimin, bir seraba kapılıp gidişim, kaybettiğim yolumu aramak yerine, oturup kumdan kaleler yapmak gibi..

Kaybettiğim ama ne olduğunu bilmediğim bir şeyi gecenin karanlıklarında hissederim.
Kapılıp gittiğim anlamsız duygularım, sonunu bulamadığım tünellerde hayata dair şeyler düşünmek, hala güzel şarkılar söylemek ve tatlı hayallere gömülmek..

Gecenin kül kokusu var üstümde, gülümser bir çehre var yüzümde ve neden güldüğümü bilmeyişim, bilinmezliğe doğru aldırmadan gidişim, buzulların üstünde kır çiçekleri toplamak gibi..

Kandırışlarım kendimi, belki bazen hiç hissetmeden ve unutup her şeyi yola koyulmak, nereye gittiğini bilmeden, herkes gibi olmayı farz etmek, poşetten uçurtmalar yapmak gibi..

Kapat
E-posta ile paylaş