10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Benden Bana

04 Ağustos 2007

Kaidelerin, kuralların, teorilerin, duygusuzluğu kara kule gibi dikildiğinde hayatımıza, bir şeyler söylemenin, bir şeyler yapmak gerektiğinin acısı ve sızısı yorarken bizi, bize lazım olan bir şeyin ihtiyacını hissederiz.
Yorulmuşluktan, çaresizlikten, umutsuzluğumuza yol veren çıkmazların içinden sıyrılıp, yeniden başlamak, silkelenip dağıtmak isteriz kara bulutları.

Sonuca varan yollar ufukta olsa da, bir sis kaplayıp kuşatsa da düşüncelerini, deli eden anlamsızlıkların kırgınlığı olsa da, bu karanlığı delecek ışık, bu kuşatmayı yaracak irade, bu komployu çürütecek fikir, içinde bir yerlerde, sende…
Karanlığın hükmüne inanma. Modern hayatın, ruhunu söndüren kurallarına diren, kaidelerin sertliği incitse bile yıldırmasın seni.

Yoluna çıkan engellerden, otoriter mantığın hissiz/duygusuz tavrından, hayatını saran ablukadan sana iletilmek istenen bir mesaj var. Arayışlarını kendine yönelt. Sorunların, çıkmazların anlamını deşelemeden önce kendine dön, gidişatı sorgulamadan önce kendini sorgula ve içinde, derinlerde toz tutmuş coşkuyu bul. Coşkularını diri tut, umutlarını sakla, tutkularından güç al.

Çilelerin sana ışık olacak, yolunu aydınlatacak. Yorgunlukların, yoldaki tabelalar gibi seni aydınlığa götürecek. Tutkuların sana enerji verecek, şimdiki zamanda sessizce aklında dursalar bile, onları hiçbir zaman kaybetme. Duygularını haykıramasan bile, silinip gitmesine izin verme, güzel günler için dursun ceplerinde.
Duaların, destekçin ve koruyucun olacak, usanmadan, bıkmadan, umutsuzluğa kapılmadan iste…

İhanetler sarsa da seni, yoldaşların bıraksa da elini, ruhuna tırmanan hissiz/duygusuz süvarilere izin verme, mevzini terk etme… Korkma, ceplerinde duaların var, unutma!

(Çok eskiden yazmış idim, şincik buldum)

Çalıntı Umutlar

05 Temmuz 2007

Umutlarımızdan çalan şeylerden biridir sevgilinin gidişi. Yağmurlu bir günde ya da yaz akşamı olması da önemli değildir aslında. Gitmiştir bir kere. Bir parça umut eksilmiştir artık bizden. Bir parça bulut misafir olmuştur gözlerimize. Yağmur tadında birkaç damla gözyaşı bırakırız, kıyılarımıza vuran hıçkırıklarla birlikte…

Oyalanacak şeyler ararız sonra. Birkaç kitap karıştırırız, halimizi tanımlayabilecek şeyler bulmayı umarak. Bir kitabın bir sayfası çıkagelir sonra. Bir cümle takılır dudaklarımıza, okudukça acıtan ama umut vaat eden bir hikayenin ortasından.

Bizim şarkımız dediğimiz şarkı sıradandır artık. Sıradan ve can yakan…
Geçmekte olan gecenin bir hikayesi yoktur. Günlüğün sayfalarında özel bir yeri yoktur.
Onunla gelen şeyler arka sayfalarda, ileriye dair kurulan hayaller yarıda kalmıştır. Bizimle kalan sadece, uzun ve ıssız bir gecedir. O gitmiştir bir kere, ceplerinde çalıntı umut kırıntıları ile birlikte.

Her zaman oturduğumuz bank, ilk göz göze geldiğimiz mekan hüzün vaat etmektedir artık. Üzerinde yürüdüğümüz caddeler çeler zihnimizi. Geçmiş sayfaların tozlarını üfler adımlanan kaldırımlar. Onu anımsatan her şey tutsak eder çelimsiz düşüncelerimizi. Daha hızlı adımlarız yolları, artık boşluk tutar elimizi.

Zaman zaman öfkeler sarar, titremeler alır bizi. Sonra yeminler eder, güçlü olmaya çalışırız. Kendimizi kandırır, dünyadan çekeriz elimizi. “Bundan böyle” ve “artık” diye başlayan cümleler gelir, giden “keşke” li sözcükler yerine. Çok geçmez, bir şarkı ile yeniden bocalar, bir akşam gözlerimize bulutlar yeniden uğrar, hatıralar damlar ellerimize.

Çıkmazlar başımızı ağrıtmaya başlar. Geçmişe dair şeylerin kıskacı böler uykularımızı. Sıklaşır nefes alıp verişimiz, ansızın kesilir soluklarımız. İçimizde bir şarkı başlar, acı bir keman sesi dolar kulaklarımıza. Yeniden ve tekrardan inanmak istemeyiz, kabustan uyanmayı beklerken geceler sabah olur. Durup durup bir girdap içine çeker bizi. Zoraki gülümseyişler takınır çehremize, umursamaz olmayı deneriz. Kalabalıklar içinde gülerken içten bir alev sarar, uzaklara saplanır gözlerimiz.

O gitmiştir bir kere.
Elde kalanlarla yetinmek gerek. Bir tutam çiçek ve ondan başka geriye kalan koca bir dünya. Giden gitmiştir zira, ardında kalan biz, eksilen ümitlerimiz…

Bu yazım Körpe Kalemler’de yayınlanmıştır.

 

Bir Gencin Savaş Notları

04 Mayıs 2007

En son dün sabah dışarı çıktık. Eski yıkılmış markette bize birkaç hafta daha yetecek kadar malzeme var. Burası tren istasyonunun altındaki sığınak. İstasyon bombalandıktan sonra çıkış yolları kapanmıştı, kendi imkânlarımızla yeni bir yol açtık. Aramıza son katılan arkadaş, mahallenin alt tarafında yıkık bir binanın sığınağında birkaç kişinin daha saklandığını söyledi. Bu akşam çıkıp onları da buraya almalıyız. Diğer mahallelerde başka kimseler var mı bilmiyoruz. Operasyondan beri tam iki hafta geçti. Kamplara giden insanların aksine şehirde kalıp savaşmaya karar veren yüzlerce gençten sadece 7 kişi sağ kaldık. Tren istasyonunun her ihtimale karşı yapılmış bu sağlam sığınağı bizi korudu.

İki gün boyunca çatıştık. Kara birlikleri bulunduğumuz mahalleye giremeyince, hava saldırısı başladı. Saatlerce süren bombardıman sokaklarımızı ve caddelerimizi cehenneme çevirdi. Etraf parça parça cesetlerle dolu. Kandan bir yağmur vardı sanki. Feryatlara karışan tekbirler vardı o akşam.

Neredeyse yıkılmamış bir ev dahi yok. Marketteki erzakların hepsini buraya taşıyamadık. Çünkü dışarıda dolaşmak hala çok tehlikeli. Askerler hala kenti terk etmiş değil. Üstelik saat başı geçen helikopterler, hareketlerimizi kısıtlıyor.

Arkadaşlarımız bombalarla can verdi. Yaralılar sokaklarda ölüme terk edildi. Hayalet bir şehirde yaşıyoruz. Kan kokan bir şehirde yaşıyoruz.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Elektrikler Kesilince…

05 Şubat 2007

Rutin gezmelerim, İstanbul’un cadde ve sokaklarını kapsıyor. Ve bu gezmeler genellikle akşam sonrası zamanlarda oluyor. Yeni şeyler görmek, başka yerlerden geçmek ve sonra yürümek birçok insan için olmasa bile benim için zevkli.

Dikkatimi çekenler; vitrinler, yeni açılan nargile kafeler, farklı tasarıma sahip tabelalar, yaşlı insanlar, metroda/otobüste kitap okuyan adamlar, pek nadir de olsa ailecek gezmeye çıkmış insanlar.

Yine öyle günlerden biri…
Akşam saatlerinde gezmek için evden çıkıyorum. Az bir zaman sonra bulunduğum ilçenin büyük bir kısmının elektrikleri kesiliyor. Ve insanların çoluk çocuk yavaş yavaş sokaklara döküldüklerini fark ediyorum.
Bu sokakların ve benim pek alışık olmadığım bir durum, şaşırıyorum.

Yazının devamını okumak için tıklayın..

Lütfen Rahatsız Etmeyin!

05 Ocak 2007

Ama hayatın tutamaçları yok ki diyorum kendi kendime. Bir bakkala bunu nasıl anlatmalı?
Hayat, kremalı bir bisküvi gibidir, bazen kremanın içinde gibi rahat hissedersin kendini, bazen de kremayla birbirine tutturulan yer ve gök arasında sıkışmış gibi. Bazen sıcakkanlı olasın gelir, fırından yeni çıkmış gibi; bazen de dermanın yoktur, akşama dolapta kalmış yaşlı ve bayat ekmek gibi.

Yazının tamamını okumak için tıklayın..

Beş’e Kadar..

26 Kasım 2006

Aklımda sekiz santim çapında bir yarık. Uykudan uyandı kâbuslarım yine.
Beş’e kadar sayıp hep tamamlamadan baştan almak gibi, beş’e kadar sayıp baştan aldı hayat beni.

Titrek ellerim, çarpıntılı yüreğim, artık sadece düşünmeye yarayan beynim. Hangi tarafın cümleleri anlatır şimdiki halimi, hangi bilginin toprağını eşelemeliyim anlatmak için derdimi.
Hayat beş’e kadar sayana kadar sıradan bir hayal kurmuştum herkes gibi. Kâbuslarım uykusundan uyandı, hayallerim yarıda kaldı.

Yeniden

22 Kasım 2006

Bir yalnızlığın en zirve ve sivri yerinde açtım yine gözlerimi. Görmezden gelmiştim oysa, kaç zamandır kimsesizliğimi.
Sen olmasaydın yazmayacaktım yine, aklımda sen olmasaydın..

Uzun zaman oldu zihnimi sallayıp dökmeyeli, elime kalem almayalı. Uzun bir kaçışın sonrasında yine yazıyorum sana. Uzun bir kendimi umursamayışın hemen sonrasında.

Gizli bir aşk büyüttüm bu arada, kendimden ayrı kaldığım zamanda. Okuyacağım kitaplarım yarıda kaldı, işlerim yarıda kaldı, hayatım yarıda.. Rahatça özleyemedim bile seni. Rahatça ağlayamadım kendimden ayrılığın acısına. Rahatça da ölemeyeceğim galiba.

Sana şiirler yazamadım bu arada. Bu aralar bir cümle bile kuramadım hayata. Henüz bir cümle bile bulamadım beni tanımlayan, yakama yakışan.
Birde kendimi anlayamadım şu kalbimle çakışan..

Terörist Serçeler, Masum Kargalar

08 Kasım 2006

Baba karga işten yanında serçe ölüsüyle dönünce yavru karga çok sevinmişti. Anne karga birazdan yemeği servis yapmış, leziz bir sofraya kurulmuşlardı ailece. Bu yuvanın hemen yanında, sağ tarafta, bir yuva, bir aile daha var. Orada yemek çoktan yenip bitmiş, gelen seslerden anlaşıldığına göre de güzel bir akşam muhabbeti başlamıştı.  Tam oranın birkaç dal üstünde iki yuva daha var. Ve sol tarafında birkaç tane daha. Bulunduğum yerin üst tarafındaki yuvalar daha sessiz ve sakin. Muhtemelen daha imtiyazlı kargalar daha yukarıdalar.  Burası karga ve karga yuvaları ile dolu.

En tepede garip bir yuva daha var. Birkaç karga teknolojik aletlerle etrafı gözlüyor. Burasını gözetleme kulesi olarak kullanıyor olmalılar. O yuvayı daha iyi görebilmek için birkaç dal daha yukarı çıkıyorum. Aman Allah’ım! Ellerime değen bu yumuşak, tüylü ve ürkütücü şey de ne?

Yaklaşıp baktığımda kafasından ağaca saplanmış bir serçe leşiyle karşılaşıyorum.  Hemen üstünde bir yazı bu serçenin terörist olduğuna ve etkisiz hâle getirildiğine dair bilgiler içeriyor.

Hayrete düşmemek elde değil. Etrafıma iyice bakınca bulunduğum ve etraftaki birçok ağacın kargalar tarafından teknolojik silahlarla korunduğunu görüyorum. Bir şeylerden korkuyor olmalılar.

En tepedeki gözetleme kulesine bir yığın karga sert inişler yapıyor. Ardından bir karga sürüsü hızla kalkıyor. Sinirli ve sert tavırlı, diğerlerinden daha iri olan bir karganın sesi karanlığın sessizliğini tırmalayarak yankılanıyor. Anladığım kadarıyla diğer kargalara bazı talimatlar veriyor:

“Harekâta hazır olun, daha özgürleştireceğimiz çok ruh var(!)” Ve karga kahkahaları…

Ordumuz yeni bir operasyon için hazırlanıyor diyor yaşlıca bir karga. Hemen yanımdaki yuvadan geliyor bu ses. Zamanında bende savaştım. Büyük ve cesur bir kumandandım, ama artık yaşlandık diye devam ediyor.

Ufak bir çocuk: “Dede, savaş maceralarından anlatsana yine” diyor.
Biraz daha yaklaşıyorum, bu karganın anlatacakları beni meraklandırdı gerçekten.

Yıl 1898 diye başlıyor yaşlı kumandan: Meksika’yı işgal etmiş ve aynı yıl Küba’ya girmiştik. Bunlar bizim ilk adımlarımızdı. Hemen peşinden 1921’de Nikaragua’yı işgal eden “Ulusal Muhafızlar” adlı bir örgüt kurduk. Bu örgüte daha sonraları terör örgütü dendi; ama sen onlara bakma, örgütün başında olan Somoza çok tatlı bir çocuktur.

1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye ufak bir hediye paketi gönderdik. 1950–53 yıllarında Kore’deydik.

CIA’den arkadaşlar 1955’te Endonezya, Laos ve Kamboçya’da yüzlerce teröristin (!) ruhunu özgürlüğe kavuşturmuştu.

Yine Endonezya’da 1965 yılında Suharto’yu iktidara taşıdık, oda bize hediye paketinde 1 milyon ceset gönderdi. Aynı yıl gökten Dominik’e inen arkadaşlarımız,  10.000 Dominiklinin ruhunu burada şad etmişlerdi.

Hatırladığıma göre en çok Vietnam’da eğlenmiştik. Vietnam’da 170.000 kişi ölmeyi, 80.000 kişi sakat kalmayı, 5 milyon kişide köylere sürülmeyi tercih etmişti.  

Biliyorum garip ama bu teröristler acayip insanlardı, oysa biz onlara özgürlük götürmüştük. Şimdi kavgaya gürültüye ne gerek vardı; ama bizim açımızdan karlıydı, zira 1975 yılına kadar 2 milyon sivilin ruhu özgürlüğe kavuşmuştu.

Sonra gülümsedi. Biraz kasılıp, arkasına yaslandı. Her anlattığında bunları yanaklarına bir gülümseme yayılıyordu. Küçük çocuk sabırsızlanmaya başladı: “Hadi dede devam et anlatmaya.”

Yaşlı karga küçük çocuğun başını okşayıp anlatmaya devam etti:

1 milyon isyancı ruhun 1970–75 yılları arasında Kamboçya ve Laos’ta özgürleştirilmesinden biz sorumluyduk.

Şili’de bizim eleman Pinochet’in yardımı ile Devlet Başkanı Allen de dâhil 30 bin kişiyi paketledik.

Aynı yıllarda Uruguay’da cuntacılara yardım edip teröristlerin ruhlarını lağım çukurlarında temizledik.

Arjantin’de 1976 yılında desteğimizle iktidarı ele geçiren generaller 30 bin isyancıyı ortadan kaldırıp birçoğunu uçaklardan denize atarak ne kadar icatçı bir zekâya sahip olduklarını kanıtladılar.

1983’te Lübnan’a girdiğimizde babanda bu savaşa katılmıştı. Onunla çok gurur duymuştum, onlarca teröristin ruhunu özgürlüğe kavuşturmuştu çünkü.

1983 yılından 1989’a kadar olan Greneda operasyonu, Libya’da yapılan temizlik, Panama’da 5 bin kişinin temizlenmesi olaylarında baban hep bulundu.
Yıl 1990 olduğunda ordumuz iyice coşmuştu. Barış, demokrasi, kardeşlik (!) götürdüğümüz ülkeler onlarca olmuştu. Bizim sayemizde milyonlarca kişi mutlu oluyor, asi teröristler ise ruhları özgürleştirilmek suretiyle yok oluyordu.

1991 yılında Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek Irak’a gökten özgürleştiren bombalardan attık.

100 binlerce serçenin beynini Demokrasi ile dağıttık.

Bunlardan başka Somali’de, 11 Eylül bahanesi ile Afganistan’da on binlerce terörist için özgürleştirme operasyonları yaptık. Filistin’de İsrail’i, Çeçenistan’da Rusya’yı, Keşmir’de Hindistan’ı, Doğu Türkistan’da Çin’i destekledik. Latin Amerika’da, Orta Doğu’da, Asya’da, Afrika’da el atmadığımız, karışmadığımız iş yok gibidir.

Takvimler 2003’ü gösterdiğinde Irak’a girdik. Seninde gördüğün gibi evlat, her gün onlarca teröristin ruhu özgürleştirilmektedir.

Küçük çocuk: “Vay be dede” diye haykırdı heyecanla. “Peki, bende bir gün teröristlere yardım edebilecek miyim, ruhlarını özgürleştirerek” dedi.

Yaşlı karga elinde olmayarak bir kahkaha attı. “Bakıyorum da çok heyecanlandın, sen derslerine iyi çalış, yemeğini iyi ye, yakında sen de katılacaksın operasyonlara” dedi.

Küçük karga çok sevinmişti, oley diyerek çerezlik serçe ölüsünden bir parça daha koparttı ve zevkle çiğnemeye başladı.

Gördüklerim ve duyduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Bir an ne yapacağımı şaşırdım, yavaşça aşağı indim. Bu ağacın bir dalına oturup çiçekleri, böcekleri ve dünyanın güzelliğini anlatacaktım oysa.

 

Temenni

17 Ekim 2006

Sesi kısılmış bir çığlık sakladım derinimde. Çıkmazlardaki zikzaklarım, var ya da yok olma yolunda birer mesaj belki.
Ardım sıra gelen cansız bir ceset var, acı çeken bir kalp ve yorucu bir beyin var ellerimde. Beni yorabildiği kadar yorması için mühlet verdim aklıma. Sonrasında gelir koklarım çiçekleri, kırlarda koşar eğlenirim belki.

Aldığım her nefesi ciğerimde kilitliyorum, ağır düşünceleri sandıklara koyup, takvim yapraklarını biriktiriyorum.
Olması gerektiği gibi olmalı diyorum sonra. Ellerimi açıp dua edemiyorum belki ama, bakınca her halim dua benim.

Ne olacak bilemem. Sadece sessizce düşünüyorum. Allah’tan her zaman yolumuzu aydınlatmasını diliyorum.

İstanbul’un Gözleri Mavi

10 Ekim 2006

Bir tını sızıyor kulaklarımdan en derinime, özledim seni İstanbul..
Caddelerin, sokakların ne güzeldi.
Bazen bir yaz akşamı kadar çılgın, bazen bir yağmur sonrası kadar masum, dolu dolu gözlerin.. Göz yaşlarınla ıslanmıştım, aşkınla yanmıştım, taşlarını, ağaçlarını, akşamlarını ve o mavi gözlerini sevmiştim.

Gündüzünü alır gecene emanet ederdim, kara bulutlar ilişmesin diye sana.
Güneş doğarken sarı saçlarını okşardı, gecelerin hep hüzünlü, ben ağlardım sen ağlardın..
İstanbul’um sana doyamazdım..

Karanlık caddelerde yürümenin hazzı var, beni çağırışındaki heyecan var, seni özlemenin sızısı var hala derinimde bir yerlerde..
İstanbul akıl almaz, İstanbul haşmetli, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi..

Kara çarşafın kıyılarına oturup dalsam ne zaman mehtabına, rüzgarın şarkılar söylerdi, bazen gözlerin dolu dolu olurdu, lodosun yanağıma bir buse kondururdu..
Köşe bucak gezerdim seni, sana hikayeler anlatırdım, aşkınla yanardım, ışıkların, dökülmüş yaprakların ve sarı saçların ne güzeldi..
Her gece bir şiir yazardım sana, şimdi bir tını var aşkından hatıra kalan, en derinimde hiç durmadan çalan..

Ne zaman sana gelecek olsam, sende tam özlemiş olurdun beni, ne zaman sana varsam, akşamınla karşılardın beni, kıpır kıpır gözlerin yanardı..
Ben sendim, sen bendin; böyle söylerdin hani. Bensiz sokakların, caddelerin, yağmurun ve akşamların tadı olmazdı hani..
İstanbul aşk, İstanbul gece, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi.

Sarı saçlarına bulutlar konardı, mavi gözlerin beni arardı, hüzünlenince yaprakların solardı; güz olurdu, yağmur yağardı. İstanbul kayıp şimdi, gözlerim ağlamaklı..
Ay ışında yürümeye hasretim İstanbul, kaybettim seni ve özledim, ölesiye..
İstanbul’u kara bulutlar kapladı, İstanbul komploların kurbanı..
Sen yoksun İstanbul, saçlarım darmadağınık ve üşüyorum, yokluğuma az kaldı..

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Kapat
E-posta ile paylaş