[Bu yazı güzel bir şarkı içermekte ve şarkı yazının en alt kısmında... İsterseniz yazıyı okuyun ya da direk şarkıya atlayın...]

Kirpiklerime sürdüğüm badem yağı, bozama kattığım leblebi, dolabın kırık kapakları, söylesene güzelim neredeyim ben, bulamadım kendimi. Bulamadım ve karıştı cümlelerim, afilli üsluplu şeylerin yapmacılığından uzak, merhaba deyip gece sabahın dudaklarından öperken, şimdiki zamandan uzak…

Anlatamıyorum, anlatamıyorum, anlatamıyorum olum işte anlatamıyorum. Nefes almama yardımcı olmak istiyorsanız bu işi koro halinde yapmalıyız. Hep birden nefes alalım, verelim, alalım, verelim.

Kimseyi geride bırakmayalım, nefes alalım hep birlikte, hep birlikte verelim.

Olum ben bunları sabahı zor gelen gecelerde topladım. Bu içimdeki karmaşayı, bu boğazlarıma demirden bir düğüm olup kurulan… Neyse ulan…

Nefis sigara içerim, ne yazık ki hala diyaframdan nefes alıp vermeyi öğrenemedim. Uzak diyarların şarkılarını ezberleyip eşlik etmeyi ne çok isterim bilirsiniz. Ve yine bilirsiniz ki yazı sürüp gidecek ve bitecek, bittiğinde hiçbir şey anlatmamış olacağım. Ben buna “zihnimin etrafında tavaf etmek” diyorum. Öylece, etrafında dönüp durarak, ona dokunmadan, yaklaşmadan, belki korkarak, belki acıdan… Tavaf etmek, dönmek… Sonra çemberi genişleterek çaktırmadan kaçmak…

Gıcık olurum bilirsin böyle yazılara, derdini anlatamayan cümlelere. Ama derdim derdimi anlatmak değil zaten. O yüzden biraz… Her neyse, işte bunun adı istisna…

Haydi bir daha, hep birlikte, alalım, verelim, alalım, verelim. Ellerimizi çırpalım, nefes alalım, verelim… Birazdan bir şarkı başlayacak, herkes hazır olmalı… Birazdan parlak bir gecede, lacivert bir gökyüzünün altında, bir dağın tepesinden izlerken doğayı, ormanı ve ağaçları, topraktan yeri titreterek bir tını fırlayacak. Alacak bir sarmal, bir girdap, bir rüzgar seni. Evet ulan öyle, işte o filmlerdeki gibi. Ellerin havada, döneceksin, uçacaksın, duracaksın, coşacaksın.

Gitmeme yardımcı olmak istiyorsanız daha hızlı el sallayınız. Bilirsiniz o şekilde güle güle demek, terminallerde yaşar. El sallayarak güle güle demek gibiyim dersem, bir şeyler anlatmış olurum diye korkuyorum. Gecenin bir vakti, aha be işte tam şimdi, aklıma kuru dut yemek geldi. Komşumuz Hatice ablanın kızı Ayşegül abla geldi. Ki ben henüz yedi-sekiz yaşlarındaydım. Evde kimsenin olmadığı vakit kek yapmak istedik.  İlk yaptığımız kek ilk yaktığımız kek olmuştu ve o zamanlar öğrenmiştim yanık bir keki nasıl çaktırmadan yok edebileceğimi. O zamanlar… elbet garip zamanlar, arkadaşlarım benden 4-5 yaş büyük ablalardı. Onların sırlarını bilirdim, sinema aralarında o çocuk masumluğuyla içilen sigaraları ben bilirdim sadece, anlamadığım düşünülerek yapılan o konuşmaları. Ah ulan, aşka gelip şarkı kasetlerini yakmaları, ilahilere dadanmalarını, ilk başörtü takışlarını… Biraz kızların arasında yetişmiş olabilirim ama kız gibi yetişmedim. Olum bu konu çok derin lan, burada anlatacak çok şey var, bunun için özel yazmak lazım. Hem anlatılası kolay şey değil. Şunu da söyleyeyim Ayşegül abla sıradan bir kız değildi. Parka girdiğinde en serseri çocuklar bile toz olurdu. Bir çok erkek çocuk annesi, şikayet için kapıya gelirdi. Çünkü onları salıncaklara çakar ya korkutur ya döverdi. Aslında bunları anlatmak için içimde şiddetli bir istek var, ama anlatmamalıyım… En azından şimdilik…

Nerden geldik be bu konuya. Kuru dut demiştim, evet. Sabaha karşı kimin aklına kuru dut gelir ki. İyi ki aşermek gibi bir durumum yok ve iyi ki yanımda bir şişe boza var.  Allah’ım aklıma mukayyet ol…

Taıkıdın da taıkında da taıkıdın. Ta ta ta taıkıdın.

Tamam dostum, yakında gezip boza içeceğiz, santur bakacağız. Mephisto’yu soyma planları yapacağız.

Tamam canım, yakında bir yolculuğa çıkacağız, istediğin o arabanla, uzaklara yollanacağız, büryan yiyeceğiz.

Tamam arkadaşım, yakında umreye gideceğiz, ben anlatıp duracağım, döneceğiz, ışığa boğulacağız, al-baik yiyeceğiz.

Tamam sevgilim, yakında çiftliğin bahçesinde bir gece salıncakta sallanacağız, veranda da çay içip ateş böceklerini izleyeceğiz.

Tamam anneanne… tamam… yakında öleceğiz…

Yalnız… Şimdi biraz nefes alalım, beraberce, alalım verelim, kimseyi geride bırakmayalım… Nefesi daralanlara yer verelim, ölenlere yol…

Bu yazıyı rastgele girip okuyan biri tüm bu anlamadığı şeylere saçmalık diyecektir, biliyorum. Özellikle takip edenler, (bilmem var mı) merak edenler, biraz olsun hak verirler diye umuyorum. İtiraf etmeliyim, evet içimde çok şey topladım, biriktirdim ve bu aralar bolca bunalıyorum. Her gün birkaç defa tokamı kaybediyorum. (söylemiştim bana bunun siyahı lazım)  Ne mi alakası var? Hiiç, sadece kendimi tiye alıyorum…

İçimdekileri bir şarkı yapsaydım sanırım böyle bir şey olurdu. Buyurun Vas dinleyin. Dinleyin diyorsam boşa demem, es geçmeyin… Tamam anneanne tamam…

(yazılmamış farz edilmesi gerekenler serisinden…)

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Vas- Mandara