Anne Ben Biraz Dışarı Çıkıyorum

“- Fazla uzaklaşma oğlum”
Günlerce, haftalarca bir odaya kapanmış iyice bunalmıştım ki, biraz çıkıp gezmek nasip oldu. Bakın neler gördüm.
Ümraniye’den otobüse bindiğimde, muhtemelen benden bir durak önce binmiş bir bayan ile muavinin tartışması dikkatimi çekti. 20 yaşlarında bir kız, gözleri dolmuş vaziyette, ağladı ağlayacak hissi veren kısık bir sesle, muavine “Ben Toplum Gönüllüleri Derneği’ndenim” diyordu. Anlaşılan Üsküdar’a gidecek kadar parası yoktu ve muavine bunu anlatırken oldukça zorlanmıştı. Muavinin “hayır olmaz abla” sözlerine karşı Toplum Gönüllüleri Derneği’nden olduğunu söylemeyi bir yarar sağlayacağını düşünerek akıl edip dile getirmişti.
Kız tam anlamıyla bir gönüllüye benziyordu. Ne gönüllüsü olursa olsun ama kızın tipi ve tavırları gerçek bir gönüllü insan örneğiydi. Hafif şişmanlığıyla ve bunu önemsemeyen duruşuyla, beyaz teni ve çilli suratıyla, ıslatarak taradığı saçlarını arkadan bağladığında saçında kalan tarak izleriyle ve yer yer dağılmışlığıyla, normal bir kızın taşımak istemeyeceği komik çantasıyla, şişman ve çirkin olmasına rağmen fiziği ile alakalı bir kompleksinin olmamasının rahatlığıyla tam bir gönüllü görüntüsü veriyordu. Tüm bunlara rağmen insanın rahatça güvenebileceği sevecen bir görüntüsü vardır. “Gönüllü tipine bir örnek verin” sorusunun cevabını fazlası ile karşılıyordu yani. Oldukça duygusaldı, konuşurken ağlamamak için kendini zor zapt ediyordu.
Belli ki bir hayır işi için koşturmaktaydı, parası bitti muhtemelen, yolda kaldı. Ancak, “gönül” kelimesi ile alakası olmayan, “toplum” kelimesi ile olan alakası da “toplu taşıma” aracında muavin olmaktan öteye gitmeyen, Toplum Gönüllüleri Derneği’ni durak istasyonu zannedebilecek derecede kart birine denk gelmişti zavallı kız. Muavin “ya abla tamam da…” diye başlayarak sonu gelmeyen cümleler kuruyor, kızın gözlerinde yaşlar birikiyordu ki, muavin sonunda dayanamayarak şoföre seslendi: “abi sen Toplum Gönüllüleri Derneği’ni biliyor musun?”
Ve şoför beni dumura uğratan şu cevabı verdi: “ne? Tapu Müdürlüğü mü?”
Bir başka olay, bir caddede yürümekte iken gerçekleşmekte:
Önümde yürümekte olan, her hallerinden sevgili oldukları, bazı hallerinden nişanlı oldukları anlaşılan çiftin dişi olanının cırtlak ve yarı bağırarak kurduğu şu cümleden sonra muhabbetlerine yüzde on yahut yüzde on beş (tam kestiremiyorum, matematiğim iyi değildir) civarında kulak misafiri oldum: “KPSS’ye boşuna girmiyorum, kazanırsam çalışacağım, biliyorsun bunu”
Çocuk daha yumuşak bir sesle, nazik bir dille karşı çıkıyordu. Anladığım kadarı ile nişanlısının çalışmasını ve KPSS’ye girmesini istemiyordu. Lakin kız sokakta konuşma adabını (evet öyle bir edep vardır) hiçe sayarak oldukça yüksek bir sesle, tüm gayretiyle sesini cırtlatarak derdini anlatmaya çalışıyordu. Tam duyamadığım halde çocuğun “ne gerek var çalışmana” dediğini sanıyorum ki, sonrasında kız aynı cırtlak sesle “arabamızı, kendi evimizi alacağız” dedi. Bu cırtlak ses, hatunların erkekleri ile tartışmalarında kullandıkları, içinde acındırma ve aynı zamanda üste çıkma, kabul ettirme, çileden çıkartıp “tamam” dedirtme, sindirme duygularını muhteva eden tiz bir sesti.
Çocuk hala sakin bir şekilde anlatıyordu ancak ses tonundan sitemli olduğu anlaşılıyordu. Nişanlısı gibi bağırıp çağırmadığından sözlerinin hepsini duymak mümkün değildi ama bir ara şöyle dedi: “sen beş yıl boyunca çalışacaksın ve bir araba alacağız, bu mu yani” Kızın altta kalmaya hiç gözü yoktu, kafasına koymuştu bir kere çalışıp araba almayı, yazlık falan almayı. Karşılık olarak: “Hayır canım, on milyara alabiliriz” cümlesini ağzına yakıştırmaya çalışarak erkekçe kurdu, ancak yine de komik oldu. Bu sümsük adamın kendini anlamayışına kızdıkça sesi yükseliyordu. Biran çocuğun hala nasıl sakin konuştuğunu düşündüm, kolay bir şey değildi zira. Sonra kız çocuğun elini tutmak istedi, çocuk elini vermedi, hırsla çekti. Çocuk ilk tepkisini vermişti işte, dahası da gelirdi, neyse bunları geçip hızlıca eve gitmeliydi. Zaten çocuk kızın elini tutmamıştı, artık rahat rahat geçip gidilebilirdi. Oh olsundu, canıma değsindi…
Ve Üsküdar’da geçen komik bir olay daha var. Bu olayı benim hatundan rivayetle aktarıyorum:
İki sevgili, el ele yürümekteler. Kız bir ara çocuktan çantasını taşımasını ister:
-Çantamı taşısana
-Hayır olmaz
-Nasıl yani ya, taşısana işte çantamı
-Hayır canım, taşımıyorum
-Taşıyacaksın ya
-Kızım ne doldurdun bunun içine ya taşımıyorum bana ne be
-Ya nasıl taşımıyorsun taşıyacaksın
-Taşımayacağım
-Elimi tutuyorsan çantamı da taşıyacaksın tamam mı!
-…!
Evet, garip bir durum. Sanki aşk yerine ticaret yapıyorlar. “Elimi tutuyorsan çantamı da taşıyacaksın” durumu tam anlamıyla çıkarcılığın erkek-kadın ilişkisine yansımış halidir. Eline karşılık bunu isteyen bir kız, sanırım zamanla eli kırbaçlı bir zebaniye dönüşmeye başlayacaktır. Çocuğun neden çantayı almadığı ise düşündürücü elbette.
Şehrin bunaltıcılığından biran uzaklaşmak için trenle (en az teknolojik) sirkeciye gelip yürüyerek Gülhane’ye geçtiğim bir sabah, kendimi teskin etmek için su sesinin dinginliğine (evet su sesi rahatlatır) ve o devasa ağaçların gölgesine bırakırken, bir olay daha dikkatimi çekti:
İranlı olduğunu sandığım 18 yaşlarında üç genç (iki erkek bir kız) Gülhane’de bana yakın banklardan birinde oturmaktalar. Kendi aralarında gülüşüp muhabbet etmekteler. İranlı kız, standart kapalı bir Türk kızı kadar kapalı. Konuşmadıkları zaman onların Türk olmadıklarına ihtimal vermezsiniz, o derece bizdenler. (öyle değil midir zaten) Erkeklerden biri kızın sevgilisi olmalı ki, daha bir böyle sarmaş dolaş.
Derken… O şahin bakışlı, o kuş (sevgili) uçurmayan çiçek satıcılarından biri bu manzarayı görmesiyle beraber ağzından salyalar akıtarak yağlı müşterilerine doğru ellerinde çiçekler olduğu halde hızla yaklaşmaya başladı. (Bir çift sevgili her zaman birçok sektör için yağlı müşteri değil midir zaten.)
Dikkatle takip ettiğim o şişko kadın, bu sevgililerin yanlarına ulaştığında elindeki sepetten bir çiçeği göz açıp kapayıncaya kadar alıp hızla (Yüzüklerin Efendisi adlı filmde ok fırlatan sarı/beyaz/civciv sarısı saçlı adam misalinde olduğu gibi) kızın eline vermiş ve bunu yaparken “Allah, bağış, yastık, sevgili, güzel” gibi kelimelerden hızlıca cümleler kurmuş, kelimeleri sündürüp uzatarak mırıltılı bir yakarış hali katmıştı olaya. Kesinlikle, muhatabını konuşturmadan sindirip, bir şey söylemesine ve itiraz etmesine izin vermeden biran önce parayı alıp gitmek için yaptığı bu taktik günümüzde ticaret adamlarının bolca uyguladıklarına benzer bir yöntemdi.
Çocuk para vermiş çiçekçi kadın yetersiz bulmuş, ardından çiçek ücretine kız tarafı takviye yapmış ve sonunda çiçekçi soyguncu tatmin olur gibi olmuş ve gitmişti. Burada garip olan, Türkçe bilmeyen çocuklara çiçekçi kadının ısrarla bir ton güzel laf etmesi ve kadının dediklerinden bir şey anlamamalarına rağmen çocukların gülümseyerek çiçekleri satın almasıydı.
Bu hikayenin sonunu iyi bağlayamadığımı mı düşünüyorsunuz? O halde siyasetçilerin tavırlarına ve televizyon reklamlarına bir kez daha göz atın.
Bu yazıyı hazırladığım sıralarda etrafıma daha çok dikkat ediyor ve nasıl malzeme çıkartırım diye düşünüyordum ki, dikkate gerek olmaksızın adeta zorla “beni de yazmalısın” diyen bir olaya daha şahit oldum. Kıramadım, yazıyorum:
Bir çıktı almak için büyük kırtasiyelerden birine girmiştim. Dükkana bir genç kız ve yaşlıca bir dede bakıyordu. Kız o büyük makineden sticker çıktı alırken kağıt makinenin içine sıkışmış bir türlü sorunu çözememişti. Ben yaşlı amcanın dükkânda bulunma gayesini “işte, kız iş yaparken amca da dükkana sahip çıksın canım” diye düşünürken, gözleri zor gören, ağır aksak yürüyen, kulakları gayet ağır işiten (bir çok cümleyi bağırarak birkaç defa tekrarladığımdan biliyorum) yaşlı amca bir çırpıda o büyük makinenin içini açıp bazı parçaları çıkarttıktan sonra sorunu çözmüş ve beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Lakin mesele bu değil.
İşimin uzamasından dolayı içeride beklerken ve hafif yağmurun atıştırmaya başlamasıyla yaşlı amca kapıya çıktığında şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Yaşlı amca hızla içeri girip telefonu kaldırdı ve kızla göz göze geldiler. Gök gürültüsünü telefon çalıyor zannetmişti mübarek amcamız.
İkisi de kahkahayı koyvermişti. Ben de çaktırmadan kıs kıs gülüyordum.
Bu hikâyelerdeki başrollerin çoğunun bayan olması tamamen tesadüftür




25 Ekim 2008 02:09
tesadüf? (=
25 Ekim 2008 16:26
şu sevgilinin çantasını taşıma olayı hakikaten çok ilginç.hep saçma gelirdi ama böyle bir dialog sonucu taşınmak zorunda! kalınıyormuş demek.gerçi ben olsam ”elini de al git! ” diye sepetlerdim çünkü erkek adamın kadın çantası taşımasının (bazıları olayı o kadar benimsemiş ki güzelce omuzuna da oturtturuyor) racona ters olması lazım
bu arada sayın şehir efsaneleri blogunuza tıkladığımız zaman yüzümüz mahkeme duvarına dönüyor.
youtube’un kaçak yolları gibi var mı bunun da bir yolu
26 Ekim 2008 16:16
Hazır konu açılmışken benim de yolda duymaktan kendimi alamadığım ki hiç almaya çalışmam..bir konuşmayı aktarayım..
Bir hanımefendi önümde hızlı hızlı ilerliyor belli ki acelesi var.Bir elinde bavul kisvesinde bir çanta.Dğerinde kulağına dayadığı bir telefon..Krşıdaki kişyi kırmak istemeden ve biraz da mahcup bir ses tonuyla”çıkamadım aşkım”diyor..Atık karşıdaki aşkı olacak kişi ne diyorsa ablanın sesi biraz anlayış bekleyen ses tonuna dönüyor ve tekrarlıyor”çıkamadım aşkım”..Abla gelen cevaba sesinin tonunu ayarlayarak tekrar aynı cevabı veriyor bu sefer biraz sinirli…Artık abinin ses ve cevap ne hale geldiyse abla kopuyor , haklı ,sert ve de kızgın bir ses tonuyla
“ÇIKAMADIM HASAN TAMAM MI ÇIKAMADIM” diyor ve ben arkada kopuyorum ((:
01 Kasım 2008 20:15
biri bizi gözetliyor:)
03 Kasım 2008 05:11
hep hoş tesadüfler yaşanması dileğimle
04 Kasım 2008 13:28
Bir erkek haliyle kadın çantası taşımayı racona ters bulabilir hacernurun dediği gibi.Eğer çanta içine dolduğduğun gereksiz! şeyler yüzünden ağırlaşmışsa hatta yürürken o tarafa doğru yanlamaya başladıysan artık bu çantayı taşıtmak mecburi bi hal alıyor tabi bunun için bazı stratejiler üretmekte aynı şekilde:)Canım şu çantayı biraz tutarmısın diyerek çantayı teslim ettikten sonra bölünmesi zor,güzel bi muhabbet başlatarak sanırım hedefe varılabilir.Başlangıçta küçük bi yardımda bulunmak isteyen muhterem zat,o ağır çantayı yol boyunca taşıyarak size büyük bir yardımda bulunurda haberi bile olmaz.İşte çanta öyle değil böyle taşıtılır..:):)
(yanlış anlaşılmasın ben çantamı taşıyan o zatı seviyorum.Bu ticari bi anlaşma değil.sadece çantayı taşıması,kadın çantası taşımayı kabullenmesini saplamaktan daha kolay:))
15 Kasım 2008 07:18
Ben en çok yaşlı amca kısmını sevdim, tecrübe sonuçta
02 Aralık 2008 16:37
Zaten çocuk kızın elini tutmamıştı, artık rahat rahat geçip gidilebilirdi. Oh olsundu, canıma değsindi…
yazının bu kısmında gülmekten karnıma ağrılar girdi doğrusu…kaleminize sağlık ne diyeyim bu arada yazı kahramanlarının tümünün bayan olması muhakkak tevafuktur ben inanıyorum =)