Milli Takım Sponsoru Halk Ekmek Sunar

Her gün yaptığı gibi bugün de aynı saatte çalar saati olmadığı halde uyandı. Her uyandığında hissettiği şeyi hissetti: soğuk. Bu derme çatma kulübenin her akşam ve her sabah kendini en çok hissettiren şeyiydi soğuk. Grip olmuş gibi gıcırdayarak açılan ve biraz sert davranılsa yıkılacak olan ahşap kapıdan çıkıp her Allah’ın günü yaptığı gibi bezgin adımlarla gitti. Yaşlı kadın ayağına takılan ve yürüdükçe kendisiyle beraber gelen poşetin farkında bile değildi. Oysa caddede yürüyen herkes yaşlı kadının ayağına takılan yürüdükçe hışırtılı sesler çıkartan bu poşetin kadının ayağından sıyrılıp düşmesini bekliyorlardı. Bezgin ayaklar sürüklenircesine adım atıyor her adımda üzerinde bir fırının reklamı bulunan poşet kadının ayağında dans ediyor, hışırtılı sesler çıkartarak şarkı söylüyor, yaşlı kadını ve ayağına takılmış poşeti görenler ısrarla poşetin o ayaklardan kurtulmasını bekliyorlardı. Şüphesiz caddede yürüyen herkes bu görüntüden, yaşlı kadının bunu fark etmeyişinden rahatsızlık duyuyor, frekansı karışmış cızırtılı bir radyo gibi huzursuz olup kadının umursamazlığına hayıflanıyorlardı.
Yaşlı kadın bir fırının önünden geçerken daha hızlı yürümeye başladı. O sırada poşet kadının ayaklarından kurtulup düştü, içi rüzgârın etkisiyle sigara dumanına bulanmış hava ile doldu, şişti ve uçtu. Kadının ardınca yürümekte olan birkaç kişi ilgilenmiyor gibi gözükseler de artık rahatlamışlardı. Artık hışırtılı poşet kimseye rahatsızlık vermiyordu. Yaşlı kadın bunun farkında bile değildi. Ayaklarından o haylaz poşetin kurtulmasına izin vererek birilerini mutlu ettiğinin farkında bile değildi. Sadece iç cebinde sakladığı para fırından birkaç gün daha ekmek almaya yetecek kadar değildi, o yüzden fırının önünden can sıkıntısıyla hızlıca geçmiş, elindeki parayla hafta sonunu çıkarabileceği halk ekmek kuyruğuna yönelmişti, her sabah olduğu gibi…
Gece boyunca gençlerin bağırtılarından zar zor uyumuş, her “gool” sesiyle irkilip her silah patlamasında yorgan niyetine sarıldığı çuvalına biraz daha sokulmuştu. Belli ki o gece önemli bir maç vardı. O yüzden “kırmızı, beyaz, en büyük…” bağırışlarını ninni niyetine dinlemiş, bu önemli milli maça kenetlenmiş ses sahiplerine içinden de olsa “ah çocuklar” diyerek sitem etmek istememiş, sanki onlara sitem etse kalplerini kıracakmış hissine varıp, camları olmayan penceresine kartonlardan birkaç yama daha ekleyip uyumaya çalışmıştı.
Oysa eskiden, kocası hala yaşarken, bir evleri varken, bazı akşamlar ev ahalisi televizyonun başına toplanır heyecanla bağırıp çağırırlardı. Evet, hatırlamıştı. İki oğlu bir kızı vardı, hepsi ayrı bir takımı tutar hepsi farklı zamanlarda sevinirlerdi. Bazen biri sevinirken diğeri üzülürdü. Oysa o hangi çocuğu sevinirse onunla sevinir, hangisi üzülürse onunla üzülürdü. Hasta kocası ve çocukları ekranın başında futbol maçlarını izlerken o mutfakta onlara bir şeyler hazırlar, ara sıra göz ucuyla bakardı. Yani pek ilgilenmez ve anlamazdı. Takım falan da tutmazdı. Ama yine de çocuklarından birinin sevincine ortak olmadan edemezdi. Sanırım yaşlı kadın çocuklarını tutuyordu. Çok daha küçüklerken yolda ellerini tutuyordu. Çocuklar ayakkabılarını bağlarken çantalarını tutuyordu. Oysa şimdi hiç biri yanında değildi, biri bile elini tutmamış, bu yaşlı halinde sokaklarda kalmıştı. Evet evet hatırlamıştı…
Halk ekmek aldığı yere gelince hayallerden sıyrılmış, uzun ekmek kuyruğunu görünce evden geç çıktığını anlamıştı. Belki de fark etmeden yolu uzatmış biraz olsun geç kalmıştı. Önceki gün tam tersi olmuş, topa erken çıkan Rüştü gibi boşta kalmış, kendine kızmış, sabah serinliğinde oturup beklemişti. Oysa bugün geç verilmiş bir pas gibiydi, pozisyon biraz daha uzayacak, eğer sıra kendisine geldiğinde ekmek kalmamış olursa top auta çıkacaktı. Şuandan itibaren her şey daha önemliydi, iç cebinden bozuk paraları çıkartıp avucuna döktü, paralar 3-5-2 pozisyonu almışlardı ama yaşlı kadın bir şey anlamadı.
Sabahları ekmek kuyruğunda beklemek sıkıntı vermese de havanın sıcak olduğu saatlerde burada ekmek arabasının gelmesini beklemek, sonra ekmekleri sırayla almak sıkıntılı oluyordu. Halk ekmek kulübesinin tribünleri yoktu. Kaldırım taşlarına oturup bekliyorlardı. Erken gelmişse ve kimseler yoksa kulübenin arkasındaki gölgeliğe geçebilir orada bekleyebilirdi, burası kapalı tribün havasındaydı. Hele yağmurlu günlerde altına geçebilecekleri bir sığınak bile yoktu, ıslanırlardı. Bu konfeti yağmuru gibi bir şeydi aslında. Olsun, ıslansa da sıcak ekmek alabilmek soldan atağa geçmek gibi heyecan vericiydi her zaman. Bazen ekmek arabası geç gelirdi, pozisyon ofsayt olurdu. Kulübede ekmek dağıtan adam ekmekleri poşetlere hızlıca doldurur, ekmek sırasındakiler kalelerine şut çekilmiş kaleciler gibi refleks gösterirlerdi.
Buranın müdavimleri pek muhabbet etmeseler de birbirlerini tanırlardı. Zira her gün yan yana aynı takımda oynayarak birbirlerine aşina olmuşlar, aynı ekmek için kaldırımı (stadı) doldurmuşlardı. Yaşlı adamlar, genç kadınlar, çocuklar, ellerinde poşetler beklerlerdi, bir ekmeğin sıcağını, bir çorbanın katığını… Ara sıra eksilmeler olurdu, bazı müdavimler takımdan ayrılırlardı. Geçen gün ekmek kuyruğunda fenalaşan yaşlı adam artık yoktu mesela. Hayatla giriştiği pozisyon sonrasında sakatlanmış, yerine torunu şu sıska çocuk girmişti oyuna. Dedesinden aşağı kalır yanı yoktu, iyi adam tutuyordu, hemen kendine muhabbet edecek birkaç kişi bulmuştu bile. Evet evet iyi adam tutuyordu…
Kuyrukta birkaç çocuk dün akşamki maçtan bahsediyorlardı. Sevinçliydiler. Yaşlı kadın onlara bakıp sevindi, kendi çocuklarını hatırlamıştı. Onlar da sevinmişlerdir diye düşündü, onların sevinme ihtimalini sevdi ve sevindi. Yaşlı kadın bilmese de dün akşam dünyanın her yerinden milyonlarca kişi galibiyete sevinmiş, milli takımımızın her atağında heyecanlanmıştı. Yaşlı kadın bilmiyordu ama bu az bir şey değildi. Bu çok bir şeydi. (!) Yani bu birinin kulübenin önünden geçerken yaşlı kadını ve hayatını fark edip, ona marketten yiyecek bir şeyler alıp vermesi gibiydi. Yani bu haftalar boyu ekmek ve zeytin yerken bir gün birinin ona sıcak çorba getirmesi gibi bir şeydi. Yani bu birilerinin yaşlı kadını ziyarete gelmesi gibi sevinç verici bir şeydi. Yaşlı kadın ancak böyle kıyaslayabilirdi. Ama bazılarına göre “hadi canım, olur mu hiç bu milli bir mesele”ydi. Yaşlı kadının ayağına takılan poşetin üzerinde reklamı bulunan fırının sahibi böyle düşünüyordu mesela. Yuvarlak topun akıllı uslu yuvarlanıp gâvurun kalesine girmesi için, Bağdat’ta, Tahran’da, Tunus’ta hatta hatta Gazze’de milyonlarca kişinin el açıp dua ettiğinden, Müslüman âleminin Türkleri desteklediğinden falan bahseder, maç günlerine özel futbol topu şeklinde ekmekler üretir iki katı fiyatına satardı. Yani rakip kaleyi iyi kollardı. Evet evet iyi kollardı.
Ekmek alma sırası yaşlı kadına gelmişti. Yaşlı kadın topun başına geçmiş penaltı çekiyormuş gibi heyecanlandı. Parayı titrek elleriyle halk ekmek kulübesindeki adama uzattı ve ekmeğini aldı. İyi oynayan kazansındı. Yaşlı kadın ekmeği kokladı, sıradan çıktı. Çok sevinçliydi, uçacak gibiydi, bugün de yiyecek bir ekmeği vardı. Biranda kaldırımlarda bekleyen halk ekmek taraftarına doğru koşup ‘oley’ hareketi yapıp onları coşturmak, üzerinden 9 numaralı delik deşik yamalı kazağını çıkartıp tribünlere (kaldırıma) fırlatmak, taze ekmeğini kupa gibi havaya kaldırıp öpmek, arabanın penceresine oturup bayrak niyetine ekmek poşeti sallayıp bağırmak, pompalıyı kapıp havaya ateş açmak istiyordu. Konfeti yağmuru altında donuna kadar ıslanmış bir futbolcu gibiydi. Evet evet çok sevinçliydi. Mutluca evine gitti…
Bir hafta sonra, Türkiye’nin yarı final oynadığı maçın sabahına uyanmadı yaşlı kadın. Türkiye finali görememişti ama yaşlı kadın artık hayatının finaline gelmişti. ‘Gol’ olması için dua edenler yaşlı kadının cenazesine gelmemişti. Aman canım ne önemi vardı, zaten yaşlı kadın gol yemişti.
Bu hikayem Körpe Kalemler’de yayımlanmıştır.





06 Ağustos 2008 21:47
her zamanki bilindik cümleler kurup sizin ne kadar etkileyici üslubunuzdan ve kaleminizden başlayalım yoruma;yine muhteşemsiniz…
hikaye cok güzel ve tirajikomik, okurken farklı duygular yaşatıyor….
07 Ağustos 2008 21:29
güzal hikaye harbi beğendim. yassı ada konusunda yoruma kapalı olduğunu anlamakla birlikte duymazlıktan geliyorum ben fena halde kıskandım sizi [hiç huyum değildir] ve gelmeyen arkadaşlara şaşkınlıkla birlikte teessüflerimi bildiriyorum ah bi erkek olsaydım yassı ada neki…
24 Ağustos 2008 21:47
ağlattı beni ya.
fena yaptı.
25 Ağustos 2008 18:26
editor sozum sana. bu hikayeleri kim yazıyo. kimin yazdıysa altına adını yazsın bence de anlayalım kimin yazdığını
25 Ağustos 2008 18:36
Hikayeleri tabi ki sitenin sahibi ve aynı zamanda editörü olan AWARA yani Abdullah Kibritçi yazıyor.
Yukarı da ANASAYFA başlığının yanındaki HAKKIMDA kısmından daha iyi anlayabilirsiniz sanırım.
((:
25 Ağustos 2008 18:37
Hani bir reklam vardı ya bana onu anımsattınız: “Sen yenisin galiba…” (:
25 Ağustos 2008 21:48
Küçükken resim çizerdim, bazı misafirler falan gelince bakarlardı çizdiğim karikatürlere, resimlere falan. Derlerdi “bunları kim çizdi?” derdim “tabi ki ben çizdim”, “e o zaman nereden çizdin” derlerdi. (: Yani illaki bir yerden apartmış olmam lazım, benim yapabileceğimi düşünmüyor, ne komiktir. Sanki çizenlere yazanlara gökten zembille indiriliyor, benim öyle bir şey yapabilme ihtimalim yok. Küçükken bunun acısını çok çektim.
Ama sonraları bir formül buldum:
- Kim çizdi bunu?
- Anneannem!
- Ne? Hönk!
eheh. anneannem yazıyor ben imzamı atıyorum, geçinip gidiyoruz falan (:
30 Ağustos 2008 20:12
çok güzel, soluklanmadan okunasıca (:
kolay gelsin..
24 Ekim 2008 12:14
çok üzücü ya..insanı kendinden utandıran bir yazı..ağlayasım geldi..
24 Ekim 2008 12:15
çok üzücü..insanı ağlatan bir yazı