10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Cinnet Modern

27 Ağustos 2008

Cinnet Modern

İsmail Kılıçarslan’ın şiiri. Geçen sene Tarık Tufan Düş Vakitleri programında okumuştur.

Kayıt/kaynak: simurg.wordpress.org

Ahmed Ahmedov - Leyla

12 Ağustos 2008

Hoş ve eğlenceli bir şarkı…

Ahmed Ahmedov - Leyla

İkinci Yassı Ada Macerası (nah)

05 Ağustos 2008

Sevgili okur. Bu yazının edebi bir değeri olmadığı gibi değer olarak kazandırabileceği herhangi bir şey de yoktur. Yazılma amacı, ismi zikredilen şahıslara kapak/küfür/döşeme olsun içindir.

Geçen sene yaşadığımız Yassı Ada macerasını bu sene de tekrarlamak niyetindeydim. (geçen seneye dair zımbırtıları buradan okuyabilirsiniz) Daha doğrusu niyetindeydik. Aylar öncesinden dile getirilmiş, nasıl olacağından falan bahsedilmişti. Lakin gitme vakti gelip çattığında daha önce de bahsetmiş olduğum gibi sevgili mıymıntı ahali mırın kırın vaziyetleri almaya başladı. Bazı sebeplerden dolayı bir hafta ertelememize rağmen, yine olmadı. Buna binaen pıskırtı muhtevalı, yer yer höbere göbereli, sert ve sinirli cılk kelimelerden cıyındırık cümlelerden müteşekkil bu yazı kaleme alındı. Bazı arkadaşlar diyerek mi giydirme yapsam yoksa tek tek isim mi saysam diye düşündüm uzunca, döşemede karışıklık olmaması için isim zikretmeyi uygun gördüm sonra.

Sevgili gölgem Talha. 3 bin yıl sonra şiddetli bir dede aşkıyla yandığından dolayı, senelik iznini bu kutsal göreve adayıp sahil boylarında kumlu bir dede ziyareti yaparak, kendi tabiri ile “patlamaya hazır bir bomba” olarak, şort ceplerinde sılayı rahim aromalı kum tanecikleri ile yuvaya dönmüş ve iznini aromalı kum taneciği toplamaya adadığı için gelemeyeceğini beyan etmiştir. Eyvallahtır…

Sevgili Enes. Bir şeyler söylemiş ama anlaşılmamıştır. Sanırım büyük ihtimalle cart ile curt yan yana gelerek cart curt olmuştur. Tabi bu çok önemlidir. Elimizde kutsal su (deniz suyu) semah ederek vecd ile binler kere “cart curt” diyelim. Haydi bismillah…

Geçen seneden olaya talipli olanlardan sevgili Ersin. Ne arayıp ne sormuştur. Sanırım msn den de engellemiştir. Çocukça bir tavırla, bir yazısına yaptığım eleştiriden dolayı kızlara rezil rüsva olduğunu düşünerek mahalle maçlarında top sahibi mıymıntı mızıkçı çocuklar gibi kaçmış ve yine sanırım ki çocukça bir tavırla bana küsmüştür. Bu hali bana Zartutales’in şu meşhur sözünü hatırlatmıştır: “Kızların içinde karizmamı çizme, bilmiş tavırla kelimeleri iplik gibi dizme” Ayıp etmiştir. Kalbimizi kırmıştır.

Sevgili ortak Üsame. Başlarda hevesli olmasına rağmen, gün ortasında uyku ile uyanıklık arasında yaptığı manevi cılk yolculuk sonrasında, Arşimet gibi bağırarak “evet evet kuzuluğa gitmeliyiz” demiş, ardından “yok yok Bolu” sonrasında “cıx cıx olmadı Abant”, “Ardahan’a mı gitsek lan”, “Bak Selim diyor ki Şile’ye gidelim, hem Çingene tavuğu falan da yaparız” gibi cümlelerle Baykal’ın Ergenekon’u sulandırma çabalarına benzer çaba harcayacak sevgili Yassı Ada kampımızı sulandırmış ve içine….. girmemiştir. Tamam gidelim demesine rağmen bu işte gönlü olmadığı anlaşılmış, tavrına itibar edilmemiş lakin sözünde durma eğiliminden dolayı tebrik edilmiş, çelenk, çanak vs. zımbırtılar kendisine bu tavrından sebeple hediye edilmiştir. Doğum günü kutlu olsundur.

Sevgili Enes Selim. Ne olduğu anlaşılmamıştır. Durup dururken gelmeye gönlü olmadığı anlaşılmış, buna sebep olan şeyin yedikleri mi olduğu yoksa Keops Piramiti’nin lanetli etkisinde mi kalmıştır bilinemez. Şile’de kendi halinde çingene tavuğu yaparken kaçırılıp gizemli şehir Giza’ya götürülmesi kraliçe Hetepheres tarafından makamı olan mezarda solmuş çiçek yağmuruyla karşılanması, adaya gidemememiz için elinden geleni yapması açısından temennimdir. “Sıhıyo beah” tadında pırtlak cümleleri kelam bağlamında böğürtü mesabesindedir. Yuhtur!

Sevgili Abdülcelil. Hiç arayıp sormamış, “ne oldu abi, ertele dedik erteledin, gidiyoz mu” dememiş, ses seda vermemiştir. Bişiler olmuştur. Falandır. Filandır.

Bunlardan ayrı olarak çaba ve gayretinden dolayı Yusuf Özer’e çokça teşekkür ediyorum. Saol dostum. “Boş ver layık değillerdi zaten…” dimi…

İsmi zikre değer görülmüş bu değerli arkadaşların başka herhangi bir organizasyon için isimlerinin dile alınması düşünülemez. Düşünülmesi teklif dahi edilemez. Bu gezi için gitmekten vaz geçtiğim diğer programların geçmiş zaman negatif görüntüleri ve ben, oturup yazdım. Bu edebi ve ince giydirmenin yarısı boşa gitse de, anlaşılmasa da kısacası şunu demek istiyorum: Naş!

Bu yazı mıymıntı, “yok öyleydi yok şöyleydi” gibi şeylerin tartışılmaması için ve hiçbir şey duymak istemediğimden ötürü yorumlara kapatılmıştır. Alemin Renkleri takipçilerine bu kişisel ve ‘entel serseri’ üslup için “kusura bakmayın” diyorum.

Milli Takım Sponsoru Halk Ekmek Sunar

05 Ağustos 2008


Her gün yaptığı gibi bugün de aynı saatte çalar saati olmadığı halde uyandı. Her uyandığında hissettiği şeyi hissetti: soğuk. Bu derme çatma kulübenin her akşam ve her sabah kendini en çok hissettiren şeyiydi soğuk. Grip olmuş gibi gıcırdayarak açılan ve biraz sert davranılsa yıkılacak olan ahşap kapıdan çıkıp her Allah’ın günü yaptığı gibi bezgin adımlarla gitti. Yaşlı kadın ayağına takılan ve yürüdükçe kendisiyle beraber gelen poşetin farkında bile değildi. Oysa caddede yürüyen herkes yaşlı kadının ayağına takılan yürüdükçe hışırtılı sesler çıkartan bu poşetin kadının ayağından sıyrılıp düşmesini bekliyorlardı. Bezgin ayaklar sürüklenircesine adım atıyor her adımda üzerinde bir fırının reklamı bulunan poşet kadının ayağında dans ediyor, hışırtılı sesler çıkartarak şarkı söylüyor, yaşlı kadını ve ayağına takılmış poşeti görenler ısrarla poşetin o ayaklardan kurtulmasını bekliyorlardı. Şüphesiz caddede yürüyen herkes bu görüntüden, yaşlı kadının bunu fark etmeyişinden rahatsızlık duyuyor, frekansı karışmış cızırtılı bir radyo gibi huzursuz olup kadının umursamazlığına hayıflanıyorlardı.

Yaşlı kadın bir fırının önünden geçerken daha hızlı yürümeye başladı. O sırada poşet kadının ayaklarından kurtulup düştü, içi rüzgârın etkisiyle sigara dumanına bulanmış hava ile doldu, şişti ve uçtu. Kadının ardınca yürümekte olan birkaç kişi ilgilenmiyor gibi gözükseler de artık rahatlamışlardı. Artık hışırtılı poşet kimseye rahatsızlık vermiyordu. Yaşlı kadın bunun farkında bile değildi. Ayaklarından o haylaz poşetin kurtulmasına izin vererek birilerini mutlu ettiğinin farkında bile değildi. Sadece iç cebinde sakladığı para fırından birkaç gün daha ekmek almaya yetecek kadar değildi, o yüzden fırının önünden can sıkıntısıyla hızlıca geçmiş, elindeki parayla hafta sonunu çıkarabileceği halk ekmek kuyruğuna yönelmişti, her sabah olduğu gibi…

Gece boyunca gençlerin bağırtılarından zar zor uyumuş, her “gool” sesiyle irkilip her silah patlamasında yorgan niyetine sarıldığı çuvalına biraz daha sokulmuştu. Belli ki o gece önemli bir maç vardı. O yüzden “kırmızı, beyaz, en büyük…” bağırışlarını ninni niyetine dinlemiş, bu önemli milli maça kenetlenmiş ses sahiplerine içinden de olsa “ah çocuklar” diyerek sitem etmek istememiş, sanki onlara sitem etse kalplerini kıracakmış hissine varıp, camları olmayan penceresine kartonlardan birkaç yama daha ekleyip uyumaya çalışmıştı.

Oysa eskiden, kocası hala yaşarken, bir evleri varken, bazı akşamlar ev ahalisi televizyonun başına toplanır heyecanla bağırıp çağırırlardı. Evet, hatırlamıştı. İki oğlu bir kızı vardı, hepsi ayrı bir takımı tutar hepsi farklı zamanlarda sevinirlerdi. Bazen biri sevinirken diğeri üzülürdü. Oysa o hangi çocuğu sevinirse onunla sevinir, hangisi üzülürse onunla üzülürdü. Hasta kocası ve çocukları ekranın başında futbol maçlarını izlerken o mutfakta onlara bir şeyler hazırlar, ara sıra göz ucuyla bakardı. Yani pek ilgilenmez ve anlamazdı. Takım falan da tutmazdı. Ama yine de çocuklarından birinin sevincine ortak olmadan edemezdi. Sanırım yaşlı kadın çocuklarını tutuyordu. Çok daha küçüklerken yolda ellerini tutuyordu. Çocuklar ayakkabılarını bağlarken çantalarını tutuyordu. Oysa şimdi hiç biri yanında değildi, biri bile elini tutmamış, bu yaşlı halinde sokaklarda kalmıştı. Evet evet hatırlamıştı…

Halk ekmek aldığı yere gelince hayallerden sıyrılmış, uzun ekmek kuyruğunu görünce evden geç çıktığını anlamıştı. Belki de fark etmeden yolu uzatmış biraz olsun geç kalmıştı. Önceki gün tam tersi olmuş, topa erken çıkan Rüştü gibi boşta kalmış, kendine kızmış, sabah serinliğinde oturup beklemişti. Oysa bugün geç verilmiş bir pas gibiydi, pozisyon biraz daha uzayacak, eğer sıra kendisine geldiğinde ekmek kalmamış olursa top auta çıkacaktı. Şuandan itibaren her şey daha önemliydi, iç cebinden bozuk paraları çıkartıp avucuna döktü, paralar 3-5-2 pozisyonu almışlardı ama yaşlı kadın bir şey anlamadı.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Kapat
E-posta ile paylaş