10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Kitaplar ve Ben

Cümlelerim biriktikçe, her zaman olduğu gibi içim acıyor yine. Bir müziğin ritmine kapılıp gittiğim anlar, patlama noktasına kadar kalemden uzak durduğum zamanlara denk gelir hep. Yeterince cümle biriktiremediysem, yeterince anlamsız bir acıya sahip değilsem, iş-güç dediğim şeyler ajandamı gün geçtikçe kabartmaya devam eden verilere dönüşüyorsa, durup dururken ağlayacak kıvamda değilsem, bir şeyleri özlemiyorsam, herhangi bir tınıda kendimi kaybedip tınının derinlerine inerek hülyadan hülyaya seken bir halim yoksa, hayatımda bir şeyler eksiktir muhtemelen.

Daha önceleri de karşılaştığım bu kısır durumun sebebi elbette kitaplardan uzak kalmaktı. Kitaplardı hayal dünyama yeni karakterler kazandıran. Kitaplardı uzun gecelerde hikayeler, şiirler yazmama sebep olan. Kitaplardı eski şarkıları yeniden hatırlatan, eski bir akşamdan kalan hatıraları yeniden canlandıran.

Kitaplar hayatımda büyük bir yere sahiptirler. Kitaplara zarif ve nazik davranılması gerektiğini düşünürüm. Bazı kitaplarımın her an lazım olabilir düşüncesiyle kütüphanemden hiç ayrılmaması gerektiğine inanıyorum. Aldığım kitabın ilk sayfasına aldığım tarihi ve nereden aldığımı mutlaka yazarım. Hiç yazarı tarafından imzalanmış bir kitaba sahip değilim belki ama bunu önemsediğim de söylenemez. Ancak kitapları ve yazarları sevmeme rağmen imzalı bir kitaba sahip olamadım işte. Küçükken kitap almak için Fatih Camii yakınlarındaki Mektup Dergisi Yayınlarına uğrardım. Özellikle kitap almak için gitmiyordum. Genelde geçerken dayanamayıp uğruyor, sonra dayanamayıp birkaç kitap alıyordum. Hatta Beyazıt’a ayakkabı almak için gidip Sahaflardan geçerken ne olduğunu anlamadan ayakkabı yerine kitap alıp geri döndüğümü, kitabı okumaya yoldayken başladığımı, onca biriktirdiğim ayakkabı parasını bir çırpıda kitaba yatırdığımı bile hatırlıyorum.

Mektup Dergisi Yayınları’na uğradığımı anlatıyordum. Küçüktüm, kitap okumayı seviyordum. Ve Mektup Dergisi Yayınları’nı keşfetmiştim, çünkü oradan istediğim kitabı daha ucuza alabiliyordum. Bir keresinde kitaplara göz atarken bir abla nasıl bir kitap aradığımı sordu. Sanırım bir cevap verememiştim. Sadece okumadığım, kapağı güzel bir kitap arıyordum. Zaten rafları dolduran kitapların çoğu Emine Şenlikoğlu’na aitti. O zamanlar Nesillerin Öyküsü, yine o seriden Küçük Kız adlı kitap çocuklar arasında bayağı meşhurdu. Sanırım serinin devamının basılıp basılmadığını merak ediyordum. O abla bana emir verircesine hangi kitapları okumam gerektiğini, hangilerinin bana göre olduğunu anlatıyor bu arada ne yapıp ne ettiğim hakkında sorular soruyordu. Muhtemelen 11-12 yaşlarında, hafızlık yapmaya başlamış yahut niyetlenmiş bir konumum vardı. Bana okul ile ilgili birkaç nasihat verdikten sonra kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. Hatırımda kaldığı kadarı ile iri yarı ve mavi çarşaflı biriydi. Tanımıyordum. Sonra kendini tanıttı: Ben Emine Şenlikoğlu.
Alacağım kitapları aldım ve gittim. İmzalatmak aklıma bile gelmemişti. Zaten o ablada böyle bir teklifte bulunmamıştı. Bilmiyorum belki ayıp olmuştu. Yazarının yanında kitap satın alınırda imzalatılmaz mıydı. Evet evet, kesinlikle ayıptı…

Hevesim sadece kitap okumak değildi. Ne olursa olsun okumaktı. Gazete okumak, elime geçen her türlü dergiyi okumak, takvim yapraklarının arkasını okumak… Hatta bazen bu iş çileye dönüşürdü. Çünkü arkadaşlarla sakız aldığımız zaman ilk önce kendi sakızımdan çıkan fıkra, mani her neyse onu okur, sonra arkadaşlarımın sakız kağıtlarını okumak isterdim. İlk başlarda buna sessiz kalan arkadaşlarım okumama izin vermişler, daha sonraları sakız kağıtlarını okuma hususunda aşırı isteğimden maraz çıkarıp sakız kağıtlarını vermeyerek bana işkence(!) yapmışlar eziyet etmişler, bir sakız kağıdı yüzünden kendilerini kovalatmışlar bana ayıp etmişlerdi. Çikolata ambalajlarında bulunan küçücük yazıları okumayı da seviyordum. Gerçi ona pek karışan yoktu.

Akşamları kitap okumam istenmiyordu. Çünkü babama göre akşam vakti kitap okumak gözü bozardı. (Bu arada babama göre çilek böbrek taşı yapar ve yine babama göre eğer sigarayı bırakırsa hemen hasta olacaktır) Gözüm bozulmasın diye akşamları kitap okumamı istemeyen babam aynı şekilde kâğıt ve kalemleri israf ediyorum düşüncesiyle resim, karikatür çizmemi istemezdi. Ben ise yorganın altında el feneri ile kitap okumak gibi yöntemler geliştirerek her türlü yolumu buluyor bir şekilde kitap okuyordum. Babam gözümün bozulacağını düşünüyor, ben ise doktor bana gözlük versin diye annemin gözlüklerini takıyor gözlerimi bozmaya çalışıyordum. Çünkü gözlük takmak çok hoşuma gidiyordu. Defalarda doktora gittiğimiz halde bana hiç gözlük yazmadı, gözlerim hep sağlam çıkıyordu. Yani hiç gözlüğüm olmadı.

Evde bir televizyonumuz yoktu, bu benim kitaplarla olan dostluğumu daha çok pekiştiriyor, kalemle daha çok zaman geçirerek kaleme hakimiyetimi artırıyordu. İlkokulda henüz yazmaya başlamamıştım ama iyi çiziyordum. Resim derslerinde öğretmeni şaşırtıyor, bundan mutlu oluyordum. Ancak arkadaşlarım resimleri evde anneme ya da babama yaptırıp okulda hava attığımı düşünüyor bana sahtekar gözüyle bakıyorlardı. Neler yapabildiğimi onlara ispatlamıyordum. Genelde sessiz kalıyordum. İnsanlar tarafından salak zannedilmek benim için büyük bir eğlenceydi. Bu yaşıma geldiğim halde bu duygu benden hiç gitmedi ve bunun nedenini hala anlayamadım. Salak, işe yaramaz, sümsük, aptal sanılmak bana garip bir haz veriyor her zaman. Çizdiğim karikatürlerin bana ait olmadığını düşünen arkadaşlarımla içten içe makara geçiyordum, çünkü evdeki yağlı boya tablo çalışmalarımı daha görmemişlerdi bile.

Okumayı ne kadar seviyorsam matematikten o kadar nefret ediyordum. Gerçi bu nefret daha sonraları gelişmiş olabilir, ama yine de sevmiyordum diyebilirim. İlkokulda ezberlemediğim çarpım tablosunu bugün hala bilmiyorum. Okulu sevmiyordum. Ama öğretmenim okumanın ne kadar büyük bir şey olduğunu anlatmaktan bıkmıyor, eski öğrencilerinden örnekler vererek, okumayıp başka işlere yönelen öğrencilerinin pişmanlıklarından söz ediyordu. Liseyi okumalı, üniversiteyi okumalı…

Kitapları seviyordum, hikayeleri seviyordum, harfleri, çizgileri… Hepsini seviyordum ancak yine de okulu sevemiyordum. Üç kişilik sıralarda iki kızın arasında oturuyordum. Teneffüslerde bazen diğer çocuklar gibi koşup oynuyor, bazen köşeye çekilip yıllar sonra o anı nasıl hatırlayacağımı düşünüyor, o anı unutmamak yıllar sonra hatırlamak için bir ağaca ya da bir nesneye dikkatlice bakıyor, daha sonradan görüp tanıyacak şeyler arıyordum. Hayatımda bıraktığım böyle çok nokta var. Bunu küçükken geliştirmiştim, unutmamam gereken sıkı hatıralar biriktirebiliyordum böylece. Ne kadar işe yaradığını ölçmedim açıkçası, çok da önemli değil…

İlkokul öğrencisi olduğumuz halde bile kendi ideolojilerini damarlarımıza damla damla zerk eden bir öğretmenimiz vardı. Bize karşı iyi davranırdı ve aslında iyi birisiydi. Ama cahilane örnekleri, bilinçsiz yargıları beni o küçük yaşımda bile güldürüyordu. Gerçi ayağa kalkıp tek bir kelime dahi etmişliğim yoktur. Ama içten içe karşıt görüşler üretiyor, hayalimde öğretmeni nakavt ediyordum. Sanırım dördüncü sınıftaydık. Genel temizlikten, çevre temizliğinden bahsediyordu bir derste. Mesele yerlere tükürme konusuna gelince aynen şunları demişti: “Mesela camiden çıkan yaşlı amcaları görürsünüz, yerlere tükürürler, garip sesler çıkararak hemde, genelde hep onlar yapar bunu”.
Aynı şekilde öğretmenimize göre Osmanlı diktatörlükle yönetiliyor, kral denilen bir adam istediğini kesiyor, katliamlar yapıyor, hırsızlık yapanın kolu bacağı kesiliyor, kadınlar evlere hapsediliyordu. Bilirsiniz işte hikâyeyi. Bunları anlatırken gözleri parlıyor, sınıfı yiyecekmiş gibi bakıyor, çocukların tırmış ve sinmiş halinden şeytani hazlar alıyordu. Ben daha sonraları şunu merak etmeye başladım. Öğretmenimizin verdiği bu “camiden çıkanların hep yerlere tükürdüğü” şeklindeki örnek benimle beraber sınıfta bulunan diğer çocukların hayatında nasıl bir etki yapmıştı. Onlar bu konuda ne düşünüyordu, yoksa hepsi öğretmene inanıp camiden nefret mi etmişti. O çocukları bulup şimdi bunu sorsam kim hatırlayacak ki. Öğretmen bu örneği verdiği zaman ben şok olmuş, içimden “yuh be kadın, bu kadar ince ayarlı küfrü nasıl ürettin, bunların hepsi körpe zihinli çocuklar, neden camideki dedesinden nefret ettiriyorsun ki” gibi cümleler kurmuş, ama bunları sesli olarak dile getirememiştim. Anlayacağınız öğretmenimi sevmekle sevmemek arasında kararsız kalmış bir durumdaydım.

Sınıf kitaplığından bolca kitap alıyor ve okuyordum. Ne kadar olduğunu bile hatırlamıyorum. Ancak öğretmenin okuduğumuz kitapların özetini çıkarttırması, böylece gerçekten okuyup okumadığımızı anlayacak olduğunu sanması canımı sıkıyordu. Çünkü özet denilen şey hiç okumadan, kitabın başından, ortasından ve sonundan biraz metin alınarak yapılacak kadar basit bir şeydi (çoğu zaman kendi bile denetlemezdi ödevleri). Bunu yapan çocuklar vardı ve öğretmen bunu yiyordu. Bana ise bundan daha sıkıcı gelen şey, milletin yazdığı hikayeden özet çıkarmamızın saçmalığıydı. İnanın bana o özetler hiçbir işe yaramadı. Bir de Türkçe dersinde bir okuma parçası olur bunun ana fikrini çıkarma işi bize düşerdi. Okuyup anlamakla yetinmek olmazdı elbette, öğretmen soracaktı sınıf teker teker ana fikri anladığı kadarıyla anlatacaktı. Hoş bir şey değildi açıkçası. Şimdilerde canım ana fikri olmayan yazılar yazmak istiyor…

Hayatımın birçok yerinde kitaplarla ilgili hatıralar vardır. Kitaplar bende her zaman özel bir yeri vardır. Bir kitabın hediye olarak elime ulaşması beni çok sevindirdiği halde, bu hayatımda nadiren olmuş bir şeydir, belki birkaç defa. Çok defa kitap hediye ettiğimi ve bundan dolayı mutlu olduğumu söylesem ayıp olmaz herhalde.

Yolculuk yaparken kitap okuma konusunda her zaman yanılıyordum. Uzun seyahatlerde yanıma aldığım kitapları okumak mümkün olmuyordu. Çünkü otobüste dışarıyı seyretmek kaçırılmaması gereken lezzetlerden biriydi. Üstelik arabanın içinde başını eğip kitaba odaklanmak baş döndürücü bir şeydi. Sonraları tatile çıkarken yanıma kitap almaktan vaz geçmeye başladım. Bu arada annem hastayken kitap okumamı istemiyordu, çünkü beynimin yorulacağını, okuduğum kitabın içeriğine göre canımın sıkılacağını falan düşünüyordu herhalde. Gerçi ondokuzlu yaşlarda stres ve sıkıntı ile birlikte gelen mide ağrıları kafam ne kadar yorulursa o kadar artıyordu. Annem haklı olabilirdi…

Küçük çocuklara sorarlar ya hani: “Büyüyünce ne olacaksın” diye. Bana hiç bunu soran olmadı herhalde. Yinede küçükken yazar olmak istediğimi hatırlıyor ancak kitaplar içinde rahat edebileceğimi düşündüğümü biliyorum. Her ne kadar yazar olmak istediysem de bu ihtimalin bana uzak olduğunu düşünüyordum. Daha doğrusu gözümde çok büyütüyordum. İlk yazma eylemim iş olsun diye yazdığım bir şiirdi. Daha sonra uzun cümle kurma denemeleri yapmaya başlamıştım. Birkaç kitaba özenip roman yazmaya başladığım bile oldu. Birkaç sayfa sonra dönüp tekrar okuduğumda ortaya çıkan şey sadece saçmalıktı, bıraktım ve zaten de bırakmalıydım. Birkaç hikaye denemesi de yarıda kalınca günlüğüme geri dönmüştüm. İronik şeyler yazıyor, kafama takılan kavramlarla dalga geçiyor, aklım sıra komiklik yapıyordum. Sadece eğlenmek amacıyla yazdığım bu şeyler bana yeterince keyif veriyordu.

Sonraları kısa bir boşluk yaşadığımı anımsıyorum. Bu kısa zamanda aşk, ölüm, zaman, mekan ve insan hakkında düşüncelerim iyice yoğunlaşmıştı. Bu kavramlar daha sonraları şiirlerimde bolca işlenecekti tabi ki. Yazarken nerede durduğumu, hangi seviyede şeyler ürettiğimi bilmiyordum (hala bilmiyorum), sadece derdimi yeterince iyi anlatmak istiyordum. Hatta yeterinden daha iyi anlatmak…

Kitaplardan notlar almak gibi bir alışkanlığım olmasa bile ara sıra not aldığım oluyor. Ve kitapları sevmeme rağmen bazı sebeplerden dolayı kitaplardan uzak kalabiliyorum. Şunu da söylemeliyim ki: Ne kadar iyi anlatmaya çalışsa da insan, anlamayacak olanın anlamayacağını da öğrenmiş bulunmaktayım.

Yorumlar (5) -> “Kitaplar ve Ben”

  1. kemal
    05 Ocak 2008 13:02
    1

    “Şimdilerde canım ana fikri olmayan yazılar yazmak istiyor…”
    (:

  2. KelimelerinAhengi
    05 Ocak 2008 19:32
    2

    Kitaplarla olan muhabbetinizin daim olması dualarımla :))

  3. zehra
    16 Ocak 2008 20:16
    3

    yazıların çok güzel..duygularını serbestçe ifade ediyorsun..gördüğün her yazıyı okuma konusunda sana katılıyorum kerdeşim:bende senin gibi sakız kağıtlarını, tabelaları, plakaları..yazı namına ne varsa herşeyi okurdum o ilk gençlik yıllarımda..ne dersin tabii olduğumuz eğitim modelinden mi acaba?Arabca yazı??Türkçe yazı???Bu ikilemmiydi acaba sebep???
    iki dünya saadeti temennisiyle…

  4. NURUNÖZÜ
    23 Mayıs 2008 01:21
    4

    “Şunu da söylemeliyim ki: Ne kadar iyi anlatmaya çalışsa da insan, anlamayacak olanın anlamayacağını da öğrenmiş bulunmaktayım. ”
    A.KİBRİTÇİ

    bu CÜMLE yeterince özetliyor …sürekli ama sürekli birilerini yalnış anladığımızın kanıtıdır …okurkende konuşurkende hep aynı, neyi nekadar anlatttığımız yada nekadar iyi anlattığımız değil mühim olan ,ANLAMAK İSTEYENE KENDİ Dİ,Lİ KADAR AÇIK VE NET ANLAMAK İSTEMEYENE HARFLERİ EKSİK BİR LEHÇE :))…anlatmaya çalışsakta coğu zaman kulaktan kulağa oyunu gibi…hep anlatmak istediğimizin dışına taşıyoruz anlaşılırken …Dikkatli bakın çevrenize çok iyi anlaşan insalar olsada anlaşılamama sorunu yaşamayan insanlar çok nadir …
    ama Siz sayın Kibritçi;anlaşıldığınız kadarıyla bu yürekte bu ruhta bu akılda …
    yazar olma hevesinizi kırmamanızı …ve olduğunuzuda dile getirmemek benim ayıbım olurdu heralde :)))
    “satırlarınız kanarken kahkaha atmaya devam etmeli” kendi adıma ricadır …
    (nurcadır bu yazdıklarım biraz püskürürktür cümlelerim ama anlamak isteyen anlar ümidindeyim :)))
    aşk,sevgi ve sağlıcakla kal
    sayın Abdullah Kibritçi
    Nurunözü Aydın /TURKEY

  5. egecer88
    27 Ağustos 2008 17:47
    5

    Bugün gözlerimi açtığımda yazın ortasında yağan ilahi rahmetten nasibini alıp daha bir güzelleşen bahçemize bakıp Rabbim bu günü hakkımda hayırlı ve bereketli kıl,bu günün mü’mince fethini bana nasip et diye dua etmiştim.Rabbim beni öyle seviyor ki bugün bir farklılık yaşadım hayatımda ve sitenizle tanıştım.(ve bu sadece yaşadığım güzelliklerden bir tanesi elhamdülillah)Yazılarınız çok hoş…hür bir kaleminiz var…Bir kitap aşığı olarak yazınızın özellikle ayakkabı almaya çıkıp da kitap aldığınız bölümlerinde kendimi bulduğumu itiraf edeyim.Başarılarınızın yazma isteğinizin ve yüreğinizi kaleme dökebilme yeteneğinizin daim olması dileğiyle…

YORUM YAZ

Bu Yazıyı Paylaşın
Kapat
E-posta ile paylaş