10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Pembe Yelkenli

30 Ağustos 2007

Pembe bulutlardan ilham alıp ufuklara doğru yol alırken deli yelken
Azgın dalgaların kıvrımlarında adını tespih tespih çekiyorum
Tutsak ediyorum cümleleri, susarak aşkında yüzerken
Köpüklerden inciler diziyor, mercanlardan takılar seçiyorum

Bir kıpırtı var derinde, savrulan saçların rüzgara uzanıp uyuyor
Yankılanıyor martıların sesi, damlarlardan sana tokalar örerken  
Uzaklarda umutlar bir görünüp bir kayboluyor
Yol uzadıkça uzuyor, pusulamda sen,  bitkin gözlerle seni ararken

Ateşten zerreler düşüyor, ıslanıyor ve yanıyor kalbimin güvertesi
Aşk damlıyor kıpırtısında gözlerinin, yanaklarından güller düşerken
Ulaşılmaz kılıyor bakışların, pembe sokaklarında kaybediyorum kendimi
Alev alıp tutuşan gökteki kızıllık sen, gündüz akşamına kavuşurken…

(Kuzuluk)

 

İzhar’ı Aşk

30 Ağustos 2007

Düşündüm: “o kadar güzelsiniz ki, karıştırdım günleri ve renkleri, adımlarımın ahengi bozuldu sizi gördüğümden beri” demeyi. Ne bu mektubu size verebildim, ne de bir söz edebildim. Oysa keşke demiştim bekleme salonunda beklerken, keşke aynı otobüste olsak. Yol boyunca ön koltukta olacağını, gözlerinden inciler çalacağımı nereden bilebilirdim ki. Ne filmi izleyebildim, ne elimdeki kitabı okuyabildim. Ama hikaye filmlerdeki gibi olmalıydı, birkaç durak önce inmeliydin, inmeliydin ve bitmeliydi her şey. Aksine, aynı durakta son bulunca uzun yolculuk, önce gözlüğümü unuttum, çantamı karıştırdım sonra. Ellerimde çanta, bedenim zar zor evin yolunu bulsa da, ruhum seni arıyor hala sokaklarda.

Hala rastlıyor olsam da sana, tutmalıyım kendimi, unutmalıyım cümlemi ve her şeyi. Bastığım toprağı yakmaya, dünyaya yeni bir mecnun katmaya niyetli değilim çünkü. Kağıtlar dayanamaz aşkımın ızdırabına, insanlar kaldıramaz sözlerimi. Kavramlar yeniden yazılır, kelimeler hüzne boğulur, kaçırdığım gözlerimin sebebi aslında budur. Önemli değil tarih yazmasın, Leyla ile Mecnun kıskanmasın bizi. Hem durup dururken ölmek niye ki. İbn-i Sina hayatta olsaydı, aşık olmuş olmayı kabullenebilirdim belki.

(Kuzuluk’tan… Bana beddua edenler, artık kına yaksın…)

Çayır Çimen

30 Ağustos 2007

Traktörler modifiyeli olsa da
Kedilerin bandrolü yok buralarda
Yok ışıkları caddelerin
Böcekler öter, akşamlar serin
Fiyat yazmaz üstünde çiçeklerin
Sis kaplar dağları uzaklarda
Çelik çomak oynanır sokaklarda
Neşesi yerindedir böceklerin
Pembe yanaklı kızlar elleri narin
Kafasında jöle bulunmaz kimsenin
Koyunlar bekleme yapsa da
Park cezası yoktur dağlarda
Yoktur ayarı sesin
Derdi olmaz giyilenin, kisvenin
Sanat ararsan, içindedir bahçenin
Kuşlar şarkı söyler dallarda
Bereket yüklü bulutlarda
Elma şekeri tutan çamurlu ellerin
Sizlere selamı var
Çocukların, çiçeklerin ve böceklerin…

(Kuzuluk)

Alemin Renkleri

27 Ağustos 2007

El-cevap

27 Ağustos 2007

Kirpiklerinin her kıpırdayışında hissettiğin sesi hissettim
Sen susarsan bir gün benimde kesilir nefesim
Açıldıkça ambarı kelimelerin, yırtıcı, vahşi ve derin
Daralır buğulu gözlerinden müştak kafesim
Dönüp yüzünü aya seyre dalınca ellerinde kendi ellerin
Başımı kaldırıp bakamam sessizlik benim kederim
Geceleri bana ağıtlar yakmak senin, aşka aşık olmak benim
Aşka aşık olana aşık olmak da yine senin kaderin.

Bu sana lal olduğum, sessiz kaldığımdır
Cümlelerim saklı, yazılmış olan zaptımdan kurtulandır.

Sadri Alışık - Avereyim

25 Ağustos 2007

Sadri Alisik - Avareyim

Cennetten Gelen Ses

24 Ağustos 2007

Satırların boyaları akıyor
Kelimeler kaybediyor anlamını
Işıklar bir sönüp bir yanıyor
Odalarda şimşekler
Dökülüyor bulutların sıvaları

Renklerden bir cümbüş var
Ahenkli, endamlı ve zarif
Gökkuşağında yürüyüş var
Yükümüz şarkı ve aşk
Uzanıp tutuyoruz yıldızları

Çırpıyorum ellerimi
Susarsan kaybolur göğün kuşağı
Yükseldikçe unutuyorum kendimi
Cennetten gelen ses
Durduruyor hayatı, vapurları

Uçuyor nurdan tınılar
Uzanıyor ötelere, ufuklara
Söz, nefes, manevi sızılar
Kırıyor her demde
Ruha vurulmuş prangaları

Sen söyledikçe yeniden
Dirilir kalkar, tempo tutarız
Dingin sesin derinden
Alır bizden bizi
Üstatlar kalkar yerinden
Duyunca sesinizi…

(Dillagi eşliğinde, Nusrat Fateh Ali Khan için yazıldı…)

Hayal Kurmak

24 Ağustos 2007

Feyruz

21 Ağustos 2007

Hüznü dillendiren, acıyı dile getiren, konuşanı susturan, yürekleri dağlayan, kimi zaman ağlatan bir ses… Dünyanın eşsiz seslerinden biridir Fairuz. Şarkılarında gizemli bir keder vardır, öyle ki; tüm dertlerini unutup insan, Feyruz’un anlattıklarını anlamasa bile Feyruz için özel bir keder inşa ediyor kendine… Milyonları hüzne boğacak kadar, dinleyeni kendinden geçirecek kadar güçlüdür Feyruz’un sesi. Her kelime, her tını içten bir sızı kor yüreğine, boşlukta hissedersin kendini… Ben buna Feyruz Koması diyorum.

Dalıp gitmene, kendi kendine hayaller kurmana izin vermez Feyruz, tutar elinden uzak diyarlara götürür, unutturur sana seni, kendi istediği acıyı tattırır yine. Her ne kadar Ümmü Gülsüm’ün gölgesinde kalsa da, bir başkadır, özeldir.

Salemly Alayh adlı şarkısı

Lübnan’da iç savaş zamanlarında tepki olarak hiç gülmediği söylenir. Beyrut için söylediği Le Beyrut şarkısı ile gönüllere taht kurmuştur. Türk müziğini de beslemiştir. Ebru Gündeş (Tanrı Misafiri), Ajda Pekkan (Sana Neler Edeceğim), Deniz Seki (Böyle Gelmiş Böyle Geçer) gibi birçok kişi Feyruz’un şarkılarını çevirip okumuşlardır.

Fairuz 1935 doğumlu ve Lübnan’lıdır. Babası Mardin doğumludur. Süryani Hıristiyan bir aileden gelen Feyruz’un asıl adı Nouhad Haddad’tır.

(Feyruz, Fairuz, Fairouz, Fayrouz, فيروز)

Issız Bir Adada Kamp Fikri

18 Ağustos 2007

Yassı Ada’da kamp yapma fikri girmişken akıllarımıza, bizim gibi tutkulu ve macera arayan insanlar için yapacak pek bir şey yoktur. Yassı Ada’da kamp yapılacaktır. Yedi kişilik kamp ekibinin son gün yarısı dökülse de, arkadaşların çoğu gelmese de (gelemese dememi yeğlerlerdi) yedi kişi iken ancak üç kişi gidebilsek de, gitmeyi kafamıza koymuştuk bir kere. Ve çıktık yola. Issız bir adada kalacaktık, kimsenin yaşamadığı, pek uğrayanı olmayan bir adada.

Akşamüzeri Eyüp’ten bizi bekleyen tekneye üç kişi olarak binip yola koyulmuştuk. Henüz yeni açılmışken unuttuğumuz şeyler olup olmadığını kontrol etmek bakımından unutulması muhtemel olan çay kaşığı ve benzeri şeylerin alınıp alınmadığını sorgularken en önemli şey olan ekmek ve suyu unuttuğumuzu fark ettik. En yakın limana yanaşarak bu eksikleri de tamamladıktan sonra yolumuza devam etmeye başladık. Ama ekmek ve suyu unutmuş olmamıza biz bile inanamamıştık. Bizi getiren tekne geri dönecek biz ise kimsenin olmadığı bir adada üç gün kalacaktık. Bir şeyler unutmak bizim için çok kötü olabilirdi.

İlk defa tekne yolculuğu yapacak olan ben gayet heyecanlıydım tabi ki. İlk bir saatlik yolculuğumuz İstanbul siluetini temaşa ederek geçti. Ekibimizin tarihçisi, hukukçusu ve geleceğin siyasetçisi Cem bizlere Süleymaniye minarelerinden, Yavuz Selim Camiinden, kilise ve tarihi yapılar hakkında anekdotlar aktarırken gökyüzündeki aydınlık yerini karanlığa bırakmak üzereydi ve yol tükenmekteydi. Kaptanın arkasına bakıp bizim tedirgin halimizden dolayı gülümsemesini yine tedirginlikle karşılıyor, “acaba devrileceğiz de kaptan bize gülerek çaktırmamaya mı çalışıyor” diyerek espri yapmakta, boğaz çıkışındaki dalgalarda sallanan teknede güneşin batışını seyrederek ferahlamaya çalışmaktaydım. Sertifikalı kaptanımız ve ekibimizin demir başı Yusuf bizi yol hakkında bilgilendiriyor, ara sıra tekne kaptanı ile sıkı bir muhabbete dalıyor, denize ve tekneye alışık olduğunu ispatlarcasına rahat hareketlerle teknenin uç kısmına gidip Captain Black sigarasından sıkı bir duman asılıyor…

Hava iyice kararıyor. Yassı ada uzaktan görünmeye başlıyor. Deniz gayet dalgalı. Zar zor iskeleye yanaşıyoruz. Bu arada adada birkaç kişinin olduğunu görüyoruz. Birkaç balıkçı, ağ atmışlar ve çok dalgadan dolayı açılamayınca adada konaklamak zorunda kalmışlar. Eşyaları alıp kamp kuracağımız mekana doğru gitmeden, evden getirmeyi unuttuğumuz ama tekne kaptanından ödünç aldığımız çaydanlığı da unutmuyoruz tabi ki.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Kapat
E-posta ile paylaş