top-image

Şu tarihteki tüm yazılar listelendi: Temmuz, 2007

Mekan bir metro. İçerisi oldukça kalabalık. Bir İbrahim Tatlıses şarkısı çalıyor. İlk önce sesin kaynağını bulamıyor ve sonra herkes gibi gülümseyerek fark ediyorum. Yirmi beş yaşlarında bir bayan, çantasına asılı bir walkman, kulaklıklar kulağında ve sesin hoparlörlerden (walkman üzerinde bulunan) dışarı çıktığının, tüm vagona yayın yaptığının farkında değil. Üstelik şarkıyı radyodan dinlemesi sebebi ile ara sıra frekanslar karışıyor, şarkı hışırtılı bir şekilde çalmaya devam ediyor, bazen de sadece hışırtı duyuluyor. Ama bayan sanki kulaklıklardan farklı şeyler dinliyormuşçasına mutlu ve kendinden emin. Nasıl olsa kimse duymuyor havalarında. Sesin gidip gelmesi ve şarkıyı çekilmez hale getiren hışırtılar bayanın çehresinde bir değişikliğe sebep olmuyor. Tüm vagonda neredeyse çıt yok. Bir çoğunun suratına hafif bir gülümseme hakim. Neyse ki birkaç durak sonra iniyor. Bayan inene kadar gülmemek için büyük çaba sarf eden birkaç kız doyasıya gülüyorlar ve gerçekleşen olay hakkında ufak bir muhabbet başlıyor.

Garip… Sanki daha önceden görmüş gibi, daha önceden tatmış gibi sanki, tanımadığım şehirleri özlüyorum. Kafkaslara varmayı, Taşkent’i, Semerkand’ı, Buhara’yı özlüyorum. Taşkent’te kumda pişmiş kahve yudumlamayı, dümdüz yollarda bir otobüste olmayı. Özbekistan’ı, Kazakistan’ı.

Suriye yollarında uyuklamayı, bir sabah Şam’a varmayı. Sonra Ümmü Gülsüm dinlerken bir akşam vakti Mısır’da olmayı. Eli taşlı çocukların yanında yer almayı özlüyorum, yıkık duvarların ardına saklanmayı, Filistinde ağlamayı. Bağdat’ı özlüyorum, hep haberlerde gördüğüm her gördüğümde özlediğim Bağdat’ı. İran’ı özlüyorum. Lübnan sokaklarında yürümeyi ve Feyruz dinlemeyi özlüyorum sonra.

Rengarenk elbiseler içindeki Hintlileri özlüyorum, Hindistan’ı… Renkli sarıklar takan adamları, sokaklarda satılan çeşit çeşit çayları. Kabil’i özlüyorum biraz, sarp dağlarını Afganistan’ı. Nusrat dinlerken Pakistan’a ayak basmayı.
Afrika’yı özlüyorum, Mali’yi, Cezayir’i. Siyah tenli insanları Darfur’u, Sudan’ı..

Ah, Bosna’yı özlüyorum en çokta. Neretva Nehrini, Mostar köprüsünü. Duvarları kurşunlarla süslü şehri Srebrenica’yı, Saraybosna’yı. Dağlarını, taşlarını ve Dino Merlin’i…

Malezya’nın yemyeşil ovalarını, ormanlarını, dağlarını, çay tarlalarını… Açe’yi, Jakarta’yı özlüyorum, Endonezya’yı… Kamboçya’yı özlüyorum sonra, Çin’i. Budist rahipleri, Sri Lanka’yı, Tayland’ı. Tibet’in yağlı ve tuzlu çayını özlüyorum… Daha bir sürü şey…

Biliyorum, çok şey özlüyorum. Ne olacak bu halim bilmiyorum.

Bu şarkıyı söyleyen bir İspanyol çingenesi. Şarkıyı söylediği sırada 17 yaşında. İnsan hayret ediyor, on yedi yaşının tazeliğinde, gençliğin hoppala halinde bu hüzün nasıl yüklendi bu sese diye. Yanık bir ses, alıp götüren bir ses. Onlarca kere peş peşe dinlenebilecek bir şarkı.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.


Tony Gatlif’in Vengo filminde kullanılan Naci En Alamo adlı şarkı. Söyleyen: Remedios Silva Pisa

Yetmiş yaşındaydım
Yetmemiş bir meyve gibi dünyanın dalında
Yetmeyen bir hayatın sonunda
Elinden tutup parka götürüp
Aklımı oynattım
Salıncağa bindirip, gülüp eğlenerek
Kediler vardı bıdık bıdık
Ayakları tombik bebekler
Küçük ablalar, yanaklarında benekler
Sakızdan çıkan kelebekler gibi
Tesisatlı arabadan gelen ninni sesi
Bastırdı bir annenin tencere taştı sesini
Tencere taştı, kaldırımlar taş
Taştan odalar içinde ağlayarak bir beşik taştı
Sütün taşması gibi
Sevdiğim semtlerden biri
Beşiktaş’tı
Islak mendil gibi
İşim yaş…

Eğlendiren ve güzel şeylerin
Yumrukluyor, dağıtıyorum çenesini
Ramazanda erzak dağıtır gibi
Mutlu ediyor beni
Taze armutlar ve umutlar
Umut var gazoz kapaklarının altında
Bakkalın oğlu Umut var
Bulut var havada, kan yüklü bulutlar
Çekiyor gözüme sürmeyi
Sevmem araba sürmeyi sevmediğim gibi
Ama sürdürürüm bu gidişi
Git işine demeden
Zehir eden bu anı dem eden
Demli çay tadında
Süzülüyorum demlikten.

Aklımı oynattım, götürüp parka
Eskiden kutu kutu pense bilmezdi
Söylenince arkasını dönmezdi
Dönmezdi gidip dönmeyenler gibi
Dönüyor çocuğun elindeki fırıldak
Dönüyor oysa dünya
Bugünü istiyor dün
Kız isteyen dünürler gibi
Ellerinde patik birde papatya
Patik gelecek vaat ediyor
Papatya bir seviyor bir sevmiyor
Süslenmiş sev diyor beni dünya.

Ben büyük bir yazarım
Ama küçük bir yazamam
Rakamlar büyüktür çünkü
Hep büyük olan babalar gibi.

Umutlarımızdan çalan şeylerden biridir sevgilinin gidişi. Yağmurlu bir günde ya da yaz akşamı olması da önemli değildir aslında. Gitmiştir bir kere. Bir parça umut eksilmiştir artık bizden. Bir parça bulut misafir olmuştur gözlerimize. Yağmur tadında birkaç damla gözyaşı bırakırız, kıyılarımıza vuran hıçkırıklarla birlikte…

Oyalanacak şeyler ararız sonra. Birkaç kitap karıştırırız, halimizi tanımlayabilecek şeyler bulmayı umarak. Bir kitabın bir sayfası çıkagelir sonra. Bir cümle takılır dudaklarımıza, okudukça acıtan ama umut vaat eden bir hikayenin ortasından.

Bizim şarkımız dediğimiz şarkı sıradandır artık. Sıradan ve can yakan…
Geçmekte olan gecenin bir hikayesi yoktur. Günlüğün sayfalarında özel bir yeri yoktur.
Onunla gelen şeyler arka sayfalarda, ileriye dair kurulan hayaller yarıda kalmıştır. Bizimle kalan sadece, uzun ve ıssız bir gecedir. O gitmiştir bir kere, ceplerinde çalıntı umut kırıntıları ile birlikte.

Her zaman oturduğumuz bank, ilk göz göze geldiğimiz mekan hüzün vaat etmektedir artık. Üzerinde yürüdüğümüz caddeler çeler zihnimizi. Geçmiş sayfaların tozlarını üfler adımlanan kaldırımlar. Onu anımsatan her şey tutsak eder çelimsiz düşüncelerimizi. Daha hızlı adımlarız yolları, artık boşluk tutar elimizi.

Zaman zaman öfkeler sarar, titremeler alır bizi. Sonra yeminler eder, güçlü olmaya çalışırız. Kendimizi kandırır, dünyadan çekeriz elimizi. “Bundan böyle” ve “artık” diye başlayan cümleler gelir, giden “keşke” li sözcükler yerine. Çok geçmez, bir şarkı ile yeniden bocalar, bir akşam gözlerimize bulutlar yeniden uğrar, hatıralar damlar ellerimize.

Çıkmazlar başımızı ağrıtmaya başlar. Geçmişe dair şeylerin kıskacı böler uykularımızı. Sıklaşır nefes alıp verişimiz, ansızın kesilir soluklarımız. İçimizde bir şarkı başlar, acı bir keman sesi dolar kulaklarımıza. Yeniden ve tekrardan inanmak istemeyiz, kabustan uyanmayı beklerken geceler sabah olur. Durup durup bir girdap içine çeker bizi. Zoraki gülümseyişler takınır çehremize, umursamaz olmayı deneriz. Kalabalıklar içinde gülerken içten bir alev sarar, uzaklara saplanır gözlerimiz.

O gitmiştir bir kere.
Elde kalanlarla yetinmek gerek. Bir tutam çiçek ve ondan başka geriye kalan koca bir dünya. Giden gitmiştir zira, ardında kalan biz, eksilen ümitlerimiz…

Bu yazım Körpe Kalemler’de yayınlanmıştır.

 

Sayfa: 2« 1 2 3 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi | Reng-i Ahenk Teması | Hakkımda | İletişim