10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Favori klasörümden..

30 Kasım 2006

Türkçe nasıl katlediliyor.. (alıntı)

28 Kasım 2006

(İnternette dolaşan bir yazı)

Yıl: 1965
“Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle ‘akşam-ı şerifleriniz hayrolsun’ dedim..”

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Aşk Düşünce Yollara

27 Kasım 2006

Uzun zamandır roman okumamıştım. Daha doğrusu bıkkınlık gelmişti, birbirine benzer kalıplara yerleştirilmiş oyuncuların hayatlarını ve olayları okumaktan. Hilal Tv de bahsetmişti Emine Şenlikoğlu, Engin Noyan’ın “Aşk Düşünce Yollara” adlı kitabından. O zaman okumaya karar vermiştim.

Kitap gerçekten farklı bir üsluba sahip, benim gibi romanlardan bıkmış olanları yeniden roman okumaya ikna edebilir nitelikte. Uzun bir yolculuk hikâyesi anlatılmakta ve birbirini takip eden inanılması güç olaylar. 1996 yılında New York’ta doğan, zenci ailenin beyaz bebeği, bizleri 1800’lü yıllara, Üsküdar’a kadar götürüyor. Üsküdar’dan başlayan yolculuk, Ege Denizinde bir ada, oradan İspanya ve Teksas’ın bir kasabasına götürüyor bizleri. Yolculuk ve heyecan dolu bir kitap.

Münib Engin Noyan – Aşk Düşünce Yollara

Beş’e Kadar..

26 Kasım 2006

Aklımda sekiz santim çapında bir yarık. Uykudan uyandı kâbuslarım yine.
Beş’e kadar sayıp hep tamamlamadan baştan almak gibi, beş’e kadar sayıp baştan aldı hayat beni.

Titrek ellerim, çarpıntılı yüreğim, artık sadece düşünmeye yarayan beynim. Hangi tarafın cümleleri anlatır şimdiki halimi, hangi bilginin toprağını eşelemeliyim anlatmak için derdimi.
Hayat beş’e kadar sayana kadar sıradan bir hayal kurmuştum herkes gibi. Kâbuslarım uykusundan uyandı, hayallerim yarıda kaldı.

on üçüncü ay (alıntı)

25 Kasım 2006

“Güneşe koşan adam, deniz ile gök derinliğinde ki maviliğin kıyısında, farklı mevsimlerin olduğunu gördü. Bildiği mevsimleri saydı; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış. Sonra, sonra bildiği ayları; Ocak, Şubat, Mart… O gün, gözlerinizde gördüğüm deniz hangi ülkenin denizi ve hangi ülkenin gökyüzüydü nasıl bilemediysem, o gün bu gündür, takvimlerde yazan ayların, mevsimlerin sabahına uyanmıyorum. Hüzün mevsimleri, geride kaldı. Artık mevsim aşk. Aylardan Onüçüncü ay.”

(Ay Vakti - Nesrin Çaylı)

Yeniden

22 Kasım 2006

Bir yalnızlığın en zirve ve sivri yerinde açtım yine gözlerimi. Görmezden gelmiştim oysa, kaç zamandır kimsesizliğimi.
Sen olmasaydın yazmayacaktım yine, aklımda sen olmasaydın..

Uzun zaman oldu zihnimi sallayıp dökmeyeli, elime kalem almayalı. Uzun bir kaçışın sonrasında yine yazıyorum sana. Uzun bir kendimi umursamayışın hemen sonrasında.

Gizli bir aşk büyüttüm bu arada, kendimden ayrı kaldığım zamanda. Okuyacağım kitaplarım yarıda kaldı, işlerim yarıda kaldı, hayatım yarıda.. Rahatça özleyemedim bile seni. Rahatça ağlayamadım kendimden ayrılığın acısına. Rahatça da ölemeyeceğim galiba.

Sana şiirler yazamadım bu arada. Bu aralar bir cümle bile kuramadım hayata. Henüz bir cümle bile bulamadım beni tanımlayan, yakama yakışan.
Birde kendimi anlayamadım şu kalbimle çakışan..

Kutsal Topraklarda

20 Kasım 2006

Zihinlerimizi hazırlamışız, yola çıkmışız. Tek yadırgayacağımız, alışamayacağımız şeyin sıcak olduğunu söylüyorlar. Zihnimiz sığacın düşünceleri ile dolmuş, evet çok sıcak olmalı diyoruz. Uçağın kapıları açılıyor ve iniyoruz. Suratımıza çarpan alevi, kuru sıcağı zaten bekliyoruz. Sıcak, ama her şey gayet normal. Buna psikolojik olarak hazırlanmışız. Şaşıracak bir şey yok.
Mekke’deyiz. Benim bu topraklara yaptığım ilk seyahatim. Yanımda deneyimli arkadaşlar var. Otellerimize gidip dinleniyoruz. Akşam Mescidi Haram’a gitmek üzere otelimizden çıkıyoruz. Otelin son kapısından da geçip, Mekke’nin havasını teneffüs ettiğimde afallıyorum: Yo olamaz! Burası geceleri de mi sıcak?
Bu sefer hazırlıksızım, öğle sıcağında uçaktan inerken hazırlanmıştım, sıcak olacaktı, bunu biliyordum. Ama şimdi gece vakti suratımı karanlık bir alevin yalayacağı aklıma gelmezdi ki.

Mekke, gece gündüz durmayan, uyumayan bir şehir. Daha doğrusu Mescid-i Haram ve etrafı. Bir an olsun hayat durmuyor; gece 3, 5, sabah, akşam, hiçbir zaman..
Bu yönüyle Mekke dünyanın benzersiz beldelerinden biri.
Işıklar, ışıklar.. Her taraf ışıklarla dolu. Petrol zengini bir ülkenin bu enerjiyi nasıl karşıladığına pek takılmıyorum. Her taraf ışıl ışıl. Duvarlarda, minarelerde ve en güzeli Kabe’nin siyah örtüsünde eriyen bu ışık demetleri ne güzel. Parıl parıl bir dünya hayal ediyor insan, parıl parıl bu Kabe’nin karşısında. Unutuyor derdini tasasını milyonlar, tek bir yürek olup tek bir duaya amin diyorlar. En güzeli de bu olmalı bu mekanın bize kazandırdığı; kardeşlik. Onlarca ırk, kavim yan yana, saf safa, omuz omuza duruyor. İnsanlık, Müslüman âlemi bir fıtri ihtiyacını böyle gideriyor. Müslüman kardeşler omuz omuza. Binler, milyonlar omuz omuza, aynı safta. Aynı duaya âmin diyen milyonlar, kendilerini sömüren, bölen, Arap, Türk, Kürt diye ayıran, etnikçilere, kapitalistlere ve batıya böyle küfür ediyor. Yan yana durarak, aynı safta olarak.

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Nerede?

20 Kasım 2006

Herkes bana seni soruyor,
Nerede hani, seni avara eden fani?
Nereye baksam görürüm seni;
İnsanlar, ağaçlar, uçsuz bucaksız uzanan vadi..

Bir sızı tutar kalbimi
Bir sensizlik matemi
Acı bir boşluk var şimdi
O ruhuma damlayan sözlerin,
Billur gözlerin hani?

Dualarda bin feryat, bin figan etsem
Vuslatı istesem yalvarıp şimdi
Sana ulaşsam, yok olup yansam
Yağmurlu bir akşam, bir gece vakti..

Dokunma!

10 Kasım 2006

Beklentilerimi vurdum şakağından,
Açıldı gönlümde bir yara,
Tutunamadım kaçtım sokağımdan,
Dokunmayın artık bana..

Terörist Serçeler, Masum Kargalar

08 Kasım 2006

Baba karga işten yanında serçe ölüsüyle dönünce yavru karga çok sevinmişti. Anne karga birazdan yemeği servis yapmış, leziz bir sofraya kurulmuşlardı ailece. Bu yuvanın hemen yanında, sağ tarafta, bir yuva, bir aile daha var. Orada yemek çoktan yenip bitmiş, gelen seslerden anlaşıldığına göre de güzel bir akşam muhabbeti başlamıştı.  Tam oranın birkaç dal üstünde iki yuva daha var. Ve sol tarafında birkaç tane daha. Bulunduğum yerin üst tarafındaki yuvalar daha sessiz ve sakin. Muhtemelen daha imtiyazlı kargalar daha yukarıdalar.  Burası karga ve karga yuvaları ile dolu.

En tepede garip bir yuva daha var. Birkaç karga teknolojik aletlerle etrafı gözlüyor. Burasını gözetleme kulesi olarak kullanıyor olmalılar. O yuvayı daha iyi görebilmek için birkaç dal daha yukarı çıkıyorum. Aman Allah’ım! Ellerime değen bu yumuşak, tüylü ve ürkütücü şey de ne?

Yaklaşıp baktığımda kafasından ağaca saplanmış bir serçe leşiyle karşılaşıyorum.  Hemen üstünde bir yazı bu serçenin terörist olduğuna ve etkisiz hâle getirildiğine dair bilgiler içeriyor.

Hayrete düşmemek elde değil. Etrafıma iyice bakınca bulunduğum ve etraftaki birçok ağacın kargalar tarafından teknolojik silahlarla korunduğunu görüyorum. Bir şeylerden korkuyor olmalılar.

En tepedeki gözetleme kulesine bir yığın karga sert inişler yapıyor. Ardından bir karga sürüsü hızla kalkıyor. Sinirli ve sert tavırlı, diğerlerinden daha iri olan bir karganın sesi karanlığın sessizliğini tırmalayarak yankılanıyor. Anladığım kadarıyla diğer kargalara bazı talimatlar veriyor:

“Harekâta hazır olun, daha özgürleştireceğimiz çok ruh var(!)” Ve karga kahkahaları…

Ordumuz yeni bir operasyon için hazırlanıyor diyor yaşlıca bir karga. Hemen yanımdaki yuvadan geliyor bu ses. Zamanında bende savaştım. Büyük ve cesur bir kumandandım, ama artık yaşlandık diye devam ediyor.

Ufak bir çocuk: “Dede, savaş maceralarından anlatsana yine” diyor.
Biraz daha yaklaşıyorum, bu karganın anlatacakları beni meraklandırdı gerçekten.

Yıl 1898 diye başlıyor yaşlı kumandan: Meksika’yı işgal etmiş ve aynı yıl Küba’ya girmiştik. Bunlar bizim ilk adımlarımızdı. Hemen peşinden 1921’de Nikaragua’yı işgal eden “Ulusal Muhafızlar” adlı bir örgüt kurduk. Bu örgüte daha sonraları terör örgütü dendi; ama sen onlara bakma, örgütün başında olan Somoza çok tatlı bir çocuktur.

1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki’ye ufak bir hediye paketi gönderdik. 1950–53 yıllarında Kore’deydik.

CIA’den arkadaşlar 1955’te Endonezya, Laos ve Kamboçya’da yüzlerce teröristin (!) ruhunu özgürlüğe kavuşturmuştu.

Yine Endonezya’da 1965 yılında Suharto’yu iktidara taşıdık, oda bize hediye paketinde 1 milyon ceset gönderdi. Aynı yıl gökten Dominik’e inen arkadaşlarımız,  10.000 Dominiklinin ruhunu burada şad etmişlerdi.

Hatırladığıma göre en çok Vietnam’da eğlenmiştik. Vietnam’da 170.000 kişi ölmeyi, 80.000 kişi sakat kalmayı, 5 milyon kişide köylere sürülmeyi tercih etmişti.  

Biliyorum garip ama bu teröristler acayip insanlardı, oysa biz onlara özgürlük götürmüştük. Şimdi kavgaya gürültüye ne gerek vardı; ama bizim açımızdan karlıydı, zira 1975 yılına kadar 2 milyon sivilin ruhu özgürlüğe kavuşmuştu.

Sonra gülümsedi. Biraz kasılıp, arkasına yaslandı. Her anlattığında bunları yanaklarına bir gülümseme yayılıyordu. Küçük çocuk sabırsızlanmaya başladı: “Hadi dede devam et anlatmaya.”

Yaşlı karga küçük çocuğun başını okşayıp anlatmaya devam etti:

1 milyon isyancı ruhun 1970–75 yılları arasında Kamboçya ve Laos’ta özgürleştirilmesinden biz sorumluyduk.

Şili’de bizim eleman Pinochet’in yardımı ile Devlet Başkanı Allen de dâhil 30 bin kişiyi paketledik.

Aynı yıllarda Uruguay’da cuntacılara yardım edip teröristlerin ruhlarını lağım çukurlarında temizledik.

Arjantin’de 1976 yılında desteğimizle iktidarı ele geçiren generaller 30 bin isyancıyı ortadan kaldırıp birçoğunu uçaklardan denize atarak ne kadar icatçı bir zekâya sahip olduklarını kanıtladılar.

1983’te Lübnan’a girdiğimizde babanda bu savaşa katılmıştı. Onunla çok gurur duymuştum, onlarca teröristin ruhunu özgürlüğe kavuşturmuştu çünkü.

1983 yılından 1989’a kadar olan Greneda operasyonu, Libya’da yapılan temizlik, Panama’da 5 bin kişinin temizlenmesi olaylarında baban hep bulundu.
Yıl 1990 olduğunda ordumuz iyice coşmuştu. Barış, demokrasi, kardeşlik (!) götürdüğümüz ülkeler onlarca olmuştu. Bizim sayemizde milyonlarca kişi mutlu oluyor, asi teröristler ise ruhları özgürleştirilmek suretiyle yok oluyordu.

1991 yılında Irak’ın Kuveyt’e girişini bahane ederek Irak’a gökten özgürleştiren bombalardan attık.

100 binlerce serçenin beynini Demokrasi ile dağıttık.

Bunlardan başka Somali’de, 11 Eylül bahanesi ile Afganistan’da on binlerce terörist için özgürleştirme operasyonları yaptık. Filistin’de İsrail’i, Çeçenistan’da Rusya’yı, Keşmir’de Hindistan’ı, Doğu Türkistan’da Çin’i destekledik. Latin Amerika’da, Orta Doğu’da, Asya’da, Afrika’da el atmadığımız, karışmadığımız iş yok gibidir.

Takvimler 2003’ü gösterdiğinde Irak’a girdik. Seninde gördüğün gibi evlat, her gün onlarca teröristin ruhu özgürleştirilmektedir.

Küçük çocuk: “Vay be dede” diye haykırdı heyecanla. “Peki, bende bir gün teröristlere yardım edebilecek miyim, ruhlarını özgürleştirerek” dedi.

Yaşlı karga elinde olmayarak bir kahkaha attı. “Bakıyorum da çok heyecanlandın, sen derslerine iyi çalış, yemeğini iyi ye, yakında sen de katılacaksın operasyonlara” dedi.

Küçük karga çok sevinmişti, oley diyerek çerezlik serçe ölüsünden bir parça daha koparttı ve zevkle çiğnemeye başladı.

Gördüklerim ve duyduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Bir an ne yapacağımı şaşırdım, yavaşça aşağı indim. Bu ağacın bir dalına oturup çiçekleri, böcekleri ve dünyanın güzelliğini anlatacaktım oysa.

 

Kapat
E-posta ile paylaş