Boşnak şarkıları hep içli, hep derin olur. O toprakların derdi kederi, o insanların acıları gün yüzüne çıkmaz, o insanlar oturup sızlanamaz, güçlüdürler. Ama acıyı ve derinliği şarkılarında yakalamak mümkündür, onların kendileri gibi şarkıları da güçlüdür.
En sonunda, odanın öbür ucundaki saksı da devrilmişti, adam hırıltıyla nefes alıp verirken pencere de hızla kapanmış, camları dökülmüştü gürültüyle. Uzak doğu yapımı pembe bir filmin içine zorla çekip sürülmüştü. Asma bir köprünün üstünde, bir elinde armut bir elinde samuray kılıcı ve mavi pijamalarıyla kalakalmıştı. Altında akan balık nehrinin serin balıklarında yerliler su arıyorlardı, yakaladıkları balıkların karnını deşerek. Karada ise köstebekler tanışmak için insan arıyordu toprağı eşeleyerek. Set ekibi fotografik olsun diye gökten kızıl yapraklar yağdırıyordu.. kızıl yapraklar, güller, yay bacaklı çekirgeler.
Adam yeniden nefes almayı denediğinde devrilen saksıların altındaki sehpa da etrafa çarparak uçup hızla adamın burnuna kaçtı, tıpkı saksılar gibi.. komodin, cranberries posteri, sürahi gibi…
Asma köprünün sonuna vardığında küçük kızının “baba artık uyan” sesini duydu. Biranda kendine geldi, hafifçe gözlerini araladı. Adamın küçük bir kızı falan yoktu, inanmadı o yüzden uyandığına, bunlar kandırmacaydı. Önceki gece, tüm her yer sessizleştiğinde yan odadaki hastayla buluşup mum ışığında serum tokuşturdukları da kandırmacaydı, enjektörlerin içine nevresim parçacıklarını tıkıp sigara niyetine tüttürmeleri de…
Büyük sanatkârları tanımlarken genellikle farkında olunmadan klasik övgü cümleleri kullanılır; “büyük bir ses”, “usta yorumcu”, “halkın sevgilisi” gibi. Geçtiğimiz yüzyılın başında Mısır’da doğan ve kısa sürede sadece Mısır’ın değil bütün Ortadoğu’nun unutulmaz sesi haline gelen Ümmü Gülsüm için bir tanımlama bulmakta zorlanıyorum. Malumunuz, şark memleketlerinde insanlar duygusaldır. Nefretleri de aşkları da hep en uç noktalarda tarif edilir. Bu nedenle mesela siyasi yöneticiler ya çok sevilen ve yanlışları görülmeyen liderlerden ya da nefret edilen ve masalların en kötü kişiliklerinden daha kötü olduğuna inanılan insanlardan oluşur. Ortadoğu’da sanatkârlara bakış da böyledir, genellikle onlara gösterilen sevgi -özellikle halkın sevgisi- son derece içten ve hiçbir abartıdan kaçınmaksızın oluşur. Türklerde de Araplarda da durum aynıdır. Ümmü Gülsüm, bu tanımlamalar içinde sadece sesiyle değil, her yönüyle sevilen bir insan olarak, kendinden en çok söz ettiren sanatkâr hanımefendi olarak karşımızda -ölümünden yaklaşık otuz beş yıl sonra bile- dimdik durmayı başararak diğer bütün rakiplerini geride bırakan bir figürdür.
Mısır için, ya da Ortadoğu için Ümmü Gülsüm nedir?
Kendi halkının değerlerinden kendini uzak tutmayan sanatçılar, öncelikle yaşadıkları ülkenin renklerini gösterirler. Ümmü Gülsüm, bildiğiniz gibi Mısırlıdır ve en anlaşılır sözcüklerle söylemek gerekirse, sevenleri için bütün Mısır’ın her şeyidir. Mısır, Ümmü Gülsüm’ün yaşadığı 1904 - 1975 yılları arasında olağanüstü siyasi gelişmelerle karşılaşmış, bu gelişmeler zaman zaman musikide de kendini göstermiştir.
Önce İngiliz yönetimi, ardından Kral Fuad ve Kral Faruk dönemleri ve son olarak 1952 yılında milliyetçi subayların darbesi ve krallığın sonu. Bütün bunlar sadece Mısır’ı ilgilendirirken, 1948 Arap İsrail Savaşı, Sovyetlere yakın izlenen Nasır’ın bütün Arap dünyasını etkileyen Arap Milliyetçiliği politikaları, Mısır’ın Yemen ve Suriye ile kurduğu, kısa ömürlü olan Birleşik Arap Cumhuriyeti maceraları hep Ümmü Gülsüm’ün sanatının dorukta olduğu yıllarda gerçekleşen olaylardandır.
Krallık döneminde zirvedeki sanatçı olan Ümmü Gülsüm, Nasır döneminde de yine bir numara olarak en üstteki yerini korumuştur. Ümmü Gülsüm’ün Ortadoğu’da simgeleşmesi onun sesinde ve müziğinde halkın kendisini bulmasıyla olmuştur. Yani bence Araplar Ümmü Gülsüm’ün yorumlarında kendilerini özdeşleştirmişlerdir. Okunan şarkılarda “kendilerinden bir şeyler” değil tarihin Araplara yüklediği “kendi her şeylerini” adeta yeniden bulmuşlardır.
Aman böyle şeyler yazmayayım, sinirlerim alt üst oluyor, geriliyorum falan diyorum ama olmuyor. Adam akıllı çıkıp küfür eden biri de yok ki bunlara. Ben ne yapayım, ben küfür etmek zorunda kalıyorum.
Kitabında vahşet yazanlar, bu hayvandan azıtma yarı insanlar, sevgili orospu çocukları, saygıdeğer israil dölleri vahşet saçmaya devam ederken, burada Türk milleti elinden geldiğince yardım etmeye Filistin’e yardım göndermeye çalışırken ve bir yandan da israil mallarını boykot ederken…
İnsan sevgisiyle dolup taşmış, hak hukuk gözetmeye çalışan, aman çok beyefendi bazı geri zekalılar: “Eh tamam anladık, boykot falan, israil sana yuh olsun, yazık yavrulara ama” “eee ama şey, masum Yahudilere de saldırmayalım yahu, onların da hakkını gözetelim, Filistin’e yardım eden Yahudiler bile var canım” tadında mıymıntı, sümsük laflar ediyorlar.
Beynini bir kanguruyla takas etmiş Ahmet Hakan geçenlerde buna benzer laflar etmişti. “Bu ne öfke canım, masum Yahudiler de var canım, bööö canım hööö canım” gibi…
Şimdi Haber7 de bir yazı okudum. Yaşar İliksiz abi yazmış. Yazının başlığı “İnadına Yahudi’den Alışveriş”
Özetle şöyle diyor: “Tabi ki İsrail’in yönetim kadrosuna maddi destek sağladığı bilinen şirketlerden alış veriş yapmak Filistin’de yaşanan katliama ortak olmaktır. Tabi ki “Ermeni soykırımı” iddiasını dünyaya kabul ettirmek için çaba sarf eden Ermeni şirketlerine katkı sağlamak ahmaklıktır. Ama… İşin bir de ama kısmı var be kardeşim… Siyonistlere para kaptırmayalım derken namuslu Yahudi vatandaşlarımızı açlığa mahkum etmek hangi Müslümanın vicdanına sığıyor?”
Zaten ama kısmı olmazsa olmaz. “Tamam israil çocukları falan öldürüyor ama orada masumlar da var canım” vs. gibi laflar edecek konumda mısın lan sen. Yahu sanki israili sarmışız birazdan içeri girip alayının boğazlarını kesip, boğazlarının kesik kısmını da duvara sürtüp duvarlara Yahudi kanıyla kahrolsun israil yazacağız. Sanki Yahudileri toplamışız, birazdan teker teker burunlarından içeri silikon sıkıp beyinlerini donduracağız. Sanki suçlu Yahudilere boykot uygularken suçsuzları fark etmeden katledeceğiz. Yanlışlıkla onların da üzerine basıp böcek gibi ezeceğiz.
Allah aşkına bizim böyle bir konumumuz mu var. Böyle bir durum yokken, böyle bir ihtimal de çok uzakken öfkemizi büyütmemizin önüne engel olarak koyduğunuz bu cümleler neyin nesi. Dedelerimiz İstanbul’u fethederken kimi katletti. Hangi Müslüman bir yahudiye haksızlık yapacak peki şimdi. Düşünsenize israilin hüküm sürdüğü toprakları fethetmişiz. Böyle bir haldeyken hangi sağlıklı bir Müslüman bir Yahudi bebeği öldürür ki? Elinde imkan varken yapamacağı şey için imkan olmadığı halde yapmamasını istemek ne büyük bir gaflettir. Ki yapılmak istense dahi elde öyle bir imkan yok. Peki bu tarz cümleler kuranların gayeleri nedir? Ya bunlar cidden geri zekalı, hak hukuk gözetelim derken saçmalıyorlar, ya da bu öfke dindirme eylemini bilinçli olarak yapıyorlar. Yani Yahudi mantığına hizmet ediyorlar.
Yapılan şeye bakar mısınız. Öfkemizi dalga dalga büyütmemizi istemiyorlar. Milletin öfkesine, küfrüne set çekiyorlar. Ne mıymıntı herifler bunlar anlamadım ki. Bırakın çatır çatır küfredelim ve öfkemizi dinç tutalım. Korkmayın geri zekalılar, hak hukuk gözetmek zaten İslam’ın kitabında yazar. Bir gün israil topraklarına tank tüfek girersek yeniden hatırlatırsınız ve o zaman cidden makbule geçer.
Anlatamıyorum, anlatamıyorum, anlatamıyorum olum işte anlatamıyorum. Nefes almama yardımcı olmak istiyorsanız bu işi koro halinde yapmalıyız. Hep birden nefes alalım, verelim, alalım, verelim.
Kimseyi geride bırakmayalım, nefes alalım hep birlikte, hep birlikte verelim.
Olum ben bunları sabahı zor gelen gecelerde topladım. Bu içimdeki karmaşayı, bu boğazlarıma demirden bir düğüm olup kurulan… Neyse ulan…
Nefis sigara içerim, ne yazık ki hala diyaframdan nefes alıp vermeyi öğrenemedim. Uzak diyarların şarkılarını ezberleyip eşlik etmeyi ne çok isterim bilirsiniz. Ve yine bilirsiniz ki yazı sürüp gidecek ve bitecek, bittiğinde hiçbir şey anlatmamış olacağım. Ben buna “zihnimin etrafında tavaf etmek” diyorum. Öylece, etrafında dönüp durarak, ona dokunmadan, yaklaşmadan, belki korkarak, belki acıdan… Tavaf etmek, dönmek… Sonra çemberi genişleterek çaktırmadan kaçmak…
Gıcık olurum bilirsin böyle yazılara, derdini anlatamayan cümlelere. Ama derdim derdimi anlatmak değil zaten. O yüzden biraz… Her neyse, işte bunun adı istisna…
Haydi bir daha, hep birlikte, alalım, verelim, alalım, verelim. Ellerimizi çırpalım, nefes alalım, verelim… Birazdan bir şarkı başlayacak, herkes hazır olmalı… Birazdan parlak bir gecede, lacivert bir gökyüzünün altında, bir dağın tepesinden izlerken doğayı, ormanı ve ağaçları, topraktan yeri titreterek bir tını fırlayacak. Alacak bir sarmal, bir girdap, bir rüzgar seni. Evet ulan öyle, işte o filmlerdeki gibi. Ellerin havada, döneceksin, uçacaksın, duracaksın, coşacaksın.
Gitmeme yardımcı olmak istiyorsanız daha hızlı el sallayınız. Bilirsiniz o şekilde güle güle demek, terminallerde yaşar. El sallayarak güle güle demek gibiyim dersem, bir şeyler anlatmış olurum diye korkuyorum. Gecenin bir vakti, aha be işte tam şimdi, aklıma kuru dut yemek geldi. Komşumuz Hatice ablanın kızı Ayşegül abla geldi. Ki ben henüz yedi-sekiz yaşlarındaydım. Evde kimsenin olmadığı vakit kek yapmak istedik. İlk yaptığımız kek ilk yaktığımız kek olmuştu ve o zamanlar öğrenmiştim yanık bir keki nasıl çaktırmadan yok edebileceğimi. O zamanlar… elbet garip zamanlar, arkadaşlarım benden 4-5 yaş büyük ablalardı. Onların sırlarını bilirdim, sinema aralarında o çocuk masumluğuyla içilen sigaraları ben bilirdim sadece, anlamadığım düşünülerek yapılan o konuşmaları. Ah ulan, aşka gelip şarkı kasetlerini yakmaları, ilahilere dadanmalarını, ilk başörtü takışlarını… Biraz kızların arasında yetişmiş olabilirim ama kız gibi yetişmedim. Olum bu konu çok derin lan, burada anlatacak çok şey var, bunun için özel yazmak lazım. Hem anlatılası kolay şey değil. Şunu da söyleyeyim Ayşegül abla sıradan bir kız değildi. Parka girdiğinde en serseri çocuklar bile toz olurdu. Bir çok erkek çocuk annesi, şikayet için kapıya gelirdi. Çünkü onları salıncaklara çakar ya korkutur ya döverdi. Aslında bunları anlatmak için içimde şiddetli bir istek var, ama anlatmamalıyım… En azından şimdilik…
Nerden geldik be bu konuya. Kuru dut demiştim, evet. Sabaha karşı kimin aklına kuru dut gelir ki. İyi ki aşermek gibi bir durumum yok ve iyi ki yanımda bir şişe boza var. Allah’ım aklıma mukayyet ol…
Taıkıdın da taıkında da taıkıdın. Ta ta ta taıkıdın.
Tamam canım, yakında bir yolculuğa çıkacağız, istediğin o arabanla, uzaklara yollanacağız, büryan yiyeceğiz.
Tamam arkadaşım, yakında umreye gideceğiz, ben anlatıp duracağım, döneceğiz, ışığa boğulacağız, al-baik yiyeceğiz.
Tamam sevgilim, yakında çiftliğin bahçesinde bir gece salıncakta sallanacağız, veranda da çay içip ateş böceklerini izleyeceğiz.
Tamam anneanne… tamam… yakında öleceğiz…
Yalnız… Şimdi biraz nefes alalım, beraberce, alalım verelim, kimseyi geride bırakmayalım… Nefesi daralanlara yer verelim, ölenlere yol…
Bu yazıyı rastgele girip okuyan biri tüm bu anlamadığı şeylere saçmalık diyecektir, biliyorum. Özellikle takip edenler, (bilmem var mı) merak edenler, biraz olsun hak verirler diye umuyorum. İtiraf etmeliyim, evet içimde çok şey topladım, biriktirdim ve bu aralar bolca bunalıyorum. Her gün birkaç defa tokamı kaybediyorum. (söylemiştim bana bunun siyahı lazım) Ne mi alakası var? Hiiç, sadece kendimi tiye alıyorum…
İçimdekileri bir şarkı yapsaydım sanırım böyle bir şey olurdu. Buyurun Vas dinleyin. Dinleyin diyorsam boşa demem, es geçmeyin… Tamam anneanne tamam…
Panama, San Blas, Veraguas… Şehirlerin üstünden uçmaktan başka bir eğlencem kalmadı. Bu hafta neredeyiz aşkım, Panama’mı?
Allah’ım! 41 saattir uyumadım, arz ederim. Uykumun gelmesini beklerken mısır patlatmayı denedim. Birilerine espri yaptım. Bunu not edin: yüksek ısıda patlayan şeylerden biridir mısır. Barut gibi değildir ama. Kapağınız varsa sorun yok. Bu sallanan kağıttan avize kapitalizmin işi mi? Patlamış bir mısır artık nasıl tohum olabilir ki. Güzelim, unutuyorum, durmadan anlatsana bana, hangi şehirlerin üstünden uçacaktık?
Hani şehirlerin önümüzdeki yüzyılda gökyüzüne kurulacağını anlatmıştım ya sana… Artık ben de inanıyorum sana anlattıklarıma.
Şifreyi çözebilmem için alfabede olmayan o harfi bulmam gerek. Hiç bir alfabe bu saçmaladıklarımı öyle eski yazdıklarım gibi edebi bir metne dönüştüremez.
Böyle yüzlerce şarkı dinliyorum eğer yakınımda kimseler yoksa.
O derin belagatli şeyleri de ben yazmıyordum zaten. Anneannemle ortak bir çalışmanın ürünü. Annanemin haberi yok ama onunla tasarladığımız bir kaçış planı bile var. Çabucak ölüp gitmek. Anneannemle ortaklaşa yaşıyoruz. Bir gün ben uyuyorum bir gün o. 42 saattir gözüme uyku girmedi ve hala uykumun gelmesini bekliyorum. Sanırım sıra bana iki kere geldi.
Sıkıntıdan esniyorum… Arabalar geçiyor. Sanırım sabah oluyor. Ve “avast’ın yeni bir sürümü internette mevcut” Bunu o söyledi bana. O yeşil yaratık…
Tanrım, burada o kadar çok tanrı var ki… Müslüman tanrılar, kapital tanrılar, sofi tanrılar, smokinli tanrılar, kadeh kaldıran tanrılar…
Niyetimi biliyorsun. Baltayı ustaca kullanmak için talim yapıyorum. Onu hergün biliyorum. O sineği öldürdüğüm için de üzgünüm. Kocamandı ve çok vızıltılıydı.
Bunaltı… İçten bir çığlık… Gözyaşı…
Masamın üstünde bir deniz var, kül tablası ve bir kaç şehir. Diyorum ki… Öyle işte. Her zaman ki gibi… öyle…