10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Uyurgezer Öpücüğü

24 Şubat 2010

Ateş vahametin durduğu yerde uyur
Bir uyurgezer öpücüğüdür edna
Ölüler biraz daha ölü, hastalar biraz daha
Hastadır bu soluklandığımız gölgelik
Ve hastadır üstünde duran…

Ahenksiz gri güneşsiz bir vakit, adı yaşamak
Mazlum suratları, savaşlarda çocuk fabrikada anne
Yapışan suratımıza bakarken öptüğümüz
Bir bebeğin serçe elleri, hayaller
İşte bu hayat da böyle…

Biz aklımızı yırtarak
Uyumsuz ilan edildik fosforlu renklere
Yerimizi belli ettik, yurdumuzu
Bir deli kadın kahkahasıydık fundalıkta
Yapabiliriz bunu, evet ölebiliriz
Sağ salim ölebiliriz yan yana…

Peki, görüşürüz
6’da Üsküdar’da…

Taha Süren’e sevgilerle…

Abdullah Kibritçi

Gidelim Buralardan - Taha Süren

24 Şubat 2010

Taha Süren kardeşimiz arkadaşı Abdullah Kibritçi’ye sevdiklerini yazmış: Bir yazmış bir yazmış… Maşallah onun kalbine..

Hep sevdim

Sevdim Abdullah, Rabbimizi sevdim; uzun yol otobüslerini, trenleri, istasyonları, çınar ağaçları ve gölgelerini, çayı, neskafeyi, sahlepi, sigarayı, durgun denizi, Karabiga’yı, Şahmelek’i, Heybeliada’yı, Bursa’yı, Üsküdar’ı, Eyüp’ü, Menzil’i,  Süleymaniye’yi, Valide Atik’i, seherleri, buğday kokularını ve buğday tarlalarını, güvercinleri, kocabaş çayını, Ürgüp’ü, Tuz Gölü’nü, Efendimiz’i, sahabeyi, Ebu Zerr’i, Seyda Hz’lerini, Osman Efendi’yi, Esad Efendiyi, Muhammed Raşid Hz’lerini, Mahmud Efendiyi, Malcolm’u ve Ali’yi, Marcos ve Che’yi, İdris Küçükömer’i, Rasim Özdenören’i, İsmet Özel’i, Sezai Karakoç’u, Hikmet Kıvılcımlı’yı, Tarkowski ve Kieslowski’yi, Varşova ve Petersburg’u, Tahran ve Belgrad’ı, Semerkand ve Bakü’yü, saçlarına limon sıkan taşra delikanlılarını, yüzleri toprak gibi tertemiz babaları, elleri amin, dudakları dua kokan anneleri, ölüm orucunda yüzlerine kar yağmış kızları, okul kapılarında çıkarılan örtüyü, kokulu tesbihleri ve camide tesbih savaşı yapan çocukları, rahleleri, şadırvanları, dudağı sigarasında kalmış şairleri, umutsuz yazarları, cebinde beş kuruş olmayan öğrencileri, sevdiğine çiçek almaya utanan ve çiçekçinin önünden defalarca geçen genç adamları, meraklı ama hayadan gözlerini kaçıran utangaç kızları, “ben yokken de orası oluyor mu” deyip saçmaladığım bütün “bir kez” gittiğim toprakları, günde toplasan üçatarabasıikikamyonbirotomobil geçen Örtülüce’nin tozlu yolunu…

Kimliksizdim

Kimliğimi kaybettim Abdullah, bir hafta kimliksiz gezdim, hiç olmazsa bir sebep olur   içimdeki ayaklanmaya diye “hükümsüzdür” yazdırmadım bir yere, hükümlü gezdim. Nüfus dairesinde bekledim sonra. İki “cumhuriyet kadını memur”un gıybetini dinledim. Delete tuşunu klavyede bulmalarını bekledim. Sıkıntıdan patlayan bıyıklı memurlar gördüm, burunlarından kan akacak kadar sıkıntı duyan, infilak etmeyi bekleyen, kaçmayı, kaçmayı, kaçmayı bastırmış bedenler ve gözler gördüm onlarda. Çağırdılar sonra, anamı, babamı, sülalemi sordular; “hmm, senmişsin” deyip verdiler kimliğimi elime…

Denge unsuru oldum; eksildim

Askerlik muayenesine gittim, sokmadılar içeriye Abdullah. Sakallarını kes dediler. Berbere gidip sakallarımı kestim. “Gayret ettim ve sövdüm / bu da geçti polis kayıtlarına” “Memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi” dedim, Nazım’ın ve Akif’in ruhuna Fatiha okudum. İnna fetahna leke fethan mübina dedim, elemneşrahleke sadrek dedim. “Yaşasın Konfederasyon, Yaşasın Kamçılar ve Köleler! Çünkü siyahları sevsem de, Lincoln’in bir yalancı olduğunu biliyorum. Dengeler adına vuruldu kim vurulduysa. Çiftçiler, Marlyn Monroe, Bağdat… Dengeler adına bırakıldım kendimle baş başa” dedim.  “Dengeler adına şair yaptılar bizi” dedim…

Şükürler olsun

Sabaha kadar uyumadım, pencereyi açtım, ezanı dinleyip sabah namazı kıldım, camiden gelenlere baktım, sonra Nuri Pakdil ve Kafka okudum. Uyudum. Dokuz buçukta uyanıp çiftliğe gittim. Motorla dolaştım, Hüseyin’le kucaklaşıp eve geldim. Babam taze balık almış, yiyip şükrettim.

Hamd ettim

Televizyonu açtım. “İslami kanallar”da beş yıldızlı otel, hemen ardından Gazze’de ağlayan çocuk manzaralarıyla yardım toplayan kuruluşun reklamını izledim. Tekel işçilerine küfrettim, sonra acıdım. Senede altı yüz elli milyar geliri varmış bağlı oldukları sendikanın. Olay rant kavgası. O işçileri arkasına alıp tükürükler saçarak konuşan, göbekleri semirmiş adamların rantı ellerinden gidecek! Bütün mevzu bu. Düşündüm sonra, Marx her şeyden önce tüberkülozdan ölen bir çocuğun babasıydı. Burjuva bir ailede doğsaydı Das Kapital diye bir kitap, Stalin diye bir adam olacak mıydı bugün!? Açtım, İslam’da sosyal adalet başlıklı bir yazı okudum, İhsan Eliaçık okudum sonra…

“Keşke bilselerdi” dedim. İslam dedim, ah dedim, elhamdülillah dedim…

Yalnız olmasam, dedim

İstiklal’de Oğuz Atay ile dolaşsak dedim, Yusuf Atılgan ile Anayurt Oteli’nde kalıp edebiyat parçalasak, Attila İlhan ile Divan Pastanesi’nde badem ezmeli kek yesek, İsmet Özel’i dinlesek, Sezai Karakoç’u ziyaret etsek, Tezer Özlü ile Berlin’i gezsek, Mustafa Kutlu ile Erzincan’ı, Hakan Albayrak ile Saraybosna’yı, Tarık Tufan ile Kudüs’ü, Rasim Özdenören ile dünyayı… Tenekeci evine davet etti çaya, ama yüzüne çok bakma utanıyor. Dağlara gidelim onunla, kuş vuralım istersen.

“Çırılçıplak kaldık işte / Dengeler adına silahsız / Dengeler adına şahsiyetsiz / Miskin, entelektüel, geveze.” dedim. Neyse Ezan okunuyor, Enes’i görürsen selam söyle..

Taha Süren seve seve böyle oldu

Bu yazı Dünya Bizim’de yayımlanmıştır.

Murat abiye döşemeler - (Müşteriye mektup)

20 Şubat 2010

Bugün git yarın yarın gel, yarın git dün gel, dün git çarşembe gel, çarşembe git perşamba gel, para toplayamadım adam gönder,

adam gönderemedim para topla, en iyisi sen cumartesi gel, ben buraya bırakırım salı gel,

yok yok gözüm cuma gel,

tipini beğenmediğim değiş de gel, saçlarını beğenmedim kes de gel, dün gece gol yedik başka hafta gel, bugün zort oldu sen zartla gel,

bak bak hatırladım cart geldi curt gitti, cart curta lömbür lömbür dedi karşı bakkal hoplayınca gel,

böyle olmadı bugün başka yoldan yürü de gel, hava biraz sıcak değil mi neyse kışın gel, havalar soğudu lan sıcak dona ter damlatınca gel,

kutup ayıları kış uykusuna yatamıyormuş bir coca cola kap da gel, biz çatır çatır müslümanız olm Allah de gel,

ne olursan ol alacaklı olsan yine gel, suzan evlenince gel, naci boşanınca gel, naci dedim de aklıma Naci En Alamo geldi bari onu dinle de gel,

sevgili Moby şarkı yapmayı bırakıp bizim Moby’lyahane de Moby’lyalara cila yaparken Moby - Extreme Ways dinleyerek gel,

bıngıl bıngıl gel, sevmedim dıngıl bıngıl zımp zıbarak göp göberek gel, salı günü gel olmazsam bırakırım sen yeterki gel,

gibi banelerini önümüzdeki 25 yıl boyunca duymak istemediğimden ve sevgili bahanelerinizin zamanla bünyemizde bir organ şeklini almasını istemediğimden dolayı borcunuz olan parayı size hediye ettim.

hediyye eyledim sen kabul eyle ya Rabbi.

Amiiiiiiiiiiiiiiin…

hediyye eyledim sen kabul eyle ya Rabbi.

Amiiiiiiiiiiiiiiin…

XXX

19 Şubat 2010

Elma desem
armut demeden sıcak bir mermi
aklımı sıyıracak
içimde saklanan çocuklar
ve bilumum inci boncuk
etrafa saçılacak
mış
gibi…

Çağın Garibi

10 Şubat 2010

Bu nefes almaklar beni boğan
Tadı damağında yaşamak
Bu renkler gözümü kör eden
Yeşil gölde kırpık bir ceset
Ne de saygıdeğer!

Bu hikâye ölümle başlar, garip
Sizce de fazla karışık değil mi?
Mesela huzur, ne bulanık
Banknot, gardiyan, küllük, vanilya, kefen
Her şey karmakarışık…

Quest.Net Network Marketing Gerçeği

25 Ocak 2010

Ön bilgi: Bu yazı quest.net network marketing sistemini anlatan bir yazıdır, benzer network marketing sistemleri üzerinden de okunabilir. Quest.net; insanların üye olurken ürün almak zorunda kaldığı bir sistemdir. Ayrıca, sisteme katılan insanlar para kazanabilmek için belli bir metodolojiye bağlı olarak ikna yöntemi ile arkadaşlarını ve çevrelerini de bu sisteme katmak durumundadırlar. En basit anlatımla, sisteme her katılan kişi sisteme başkalarını (dolaylı veya dolaysız) katmak yöntemiyle para kazanır.

Bu linke tıklayarak yazıyı Word formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

ISINMA TURLARI

Quest.Net, kendi çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen tamamen materyalist bir sistemdir. Oysa burada söylediğimizin aksine; bir dayanışma, sisteme katılan üyelerin çıkarlarını gözetme, liderlerin altlarını eğitmesi gibi hoş ve ahlaki durumlar (güya) görebiliriz. İlerleyen safhalarda detaylı olarak göreceğimiz gibi bunun birçok sebebi var. Başlangıç olarak: salt maddeci bir sistemin insan faktörünü yeterli oranda kullanamayacağını, insandan (üyeden) başka sermayesi olmayan sistemin kendi bekası için insan fıtratına uygun (!) stratejiler üretmesi gerektiğini, bunlar olmaksızın insan (üye) üzerine kurulu sistemin batacağını, söyleyebiliriz. Yani burada, sistem içinde bulunan ahlaki unsurlar sistemin işleyişi için vardır ve sunidir.

Sistemin ilerleyebilmesi; insanın (üyenin) sadakatine, eğitilip terbiye edilmesine ve yetişen üyenin (lider) kendi kişilerini eğitmesine bağlıdır. Ancak böyle olmalıdır ki eğitilenler bir süre sonra eğitici konuma gelsin ve böylelikle sınırsız bir döngü sağlanabilsin.

Burada, sisteme katılan bireyi bir tavuk olarak düşünebiliriz. Bu tavuğun yumurtlaması gerekmektedir. Elbette bu yeterli değildir. Ayrıca yumurtalarını eğitmesi ve onları yeni yumurtalar üretebilecek bir tavuk olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Yumurtlamayan, yumurtlamayı beceremeyen tavuk işe yaramaz, ancak sistemi kilitler. Görüldüğü gibi bilinçsiz bir katılımın işe yaramadığı bu sistemde her zincir halkası eğitilmeli ve ayrıca doğurgan olmalıdır. Bu sebeple şirketin en önemli yatırımı eğitim sisteminedir. Eğitimin ilk merhalesi sisteme yeni getireceğiniz üyeleri nasıl getirebileceğiniz ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğidir. Ve zaten eğitimlerin neredeyse tümü, sistemin bekası için gerekli olan sisteme katacağınız kişiler ve nasıl çalışmanız gerektiğini anlatan derslerden ibarettir.

Liderlerin altlarını (kişilerini ve kişilerinin kişilerini) eğitmeleri, onlara sistemli bir şekilde (sisteme yeni kurbanlar kazandırırken) yardım etmeleri sistemin işleyişi için en gerekli şeydir. Lakin bu maddeci sistem bu meseleyi ahlaki unsurlarla donatıp manevi soslarla bezemiştir ki, insanlar: “altlarıma yardım ediyorum”, “kendim şuan için önemli değilim, bana inanan insanlara kazandırmak için çalışıyorum” diyerek azimle ve ahlaki gibi görünen bu düşüncelerle çalışsın, herkes her durumda sistemin işleyişine katkıda bulunsun! Böylelikle, insanın fıtratı ve çalışabilme azmi için gerekli boşluklar doldurulmuş olsun…

İnsan psikolojisi konusunda uzman olan sistem mimarları, sisteme katılacak kişilere nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onların sistemde verimli olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu tespit eder. Tüm mekanizma yukarıdan aşağı doğru bir bilgi akımıyla işletilir. Katılan her bireye seviyesi nispetinde bilgi verilir ve zamanla terbiye (eğitim) edilir.

HAYALLERİNİZİN ESİRİ OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Sistem, insanları ikna ederken (her network marketingde olduğu gibi) kazanma dürtülerini besler. İnsanda bulunan kazanma arzusunu mantıklı (modern zamanda standart insan algısı) argüman ve matematiksel verilerle körükler. Sistem mimarları elde ettikleri tecrübeler neticesinde sadece arzuların ve anlık heyecanların insanları sistem içerisinde tutmayabileceğini görerek, oluşabilecek aksaklıklar için önceden tedbirler almaya çalışmışlardır. Örneğin, şirketin sonradan bünyesine kattığı v-team (v-partners) adlı danışmanlık şirketinin ve quest.net sisteminin ağır toplarından Pathman Senatrijah bir dersinde “insanlara hayalleri olup olmadığını sorun, onlardan hayallerini öğrenin”, “eğer siz onların hayallerini öğrenirseniz hangi düğmeye basacağınızı bilirsiniz” der. Elbette bunun amacı ilerleyen zamanlarda eğer üye (yani ürün) yalpalar veya vaz geçmeye kalkarsa ona kendi hayallerini hatırlatarak baskı kurmaktır: “çocuklarının daha iyi bir eğitim almasını istemiyor muydun?”, “alacağın o arabadan vaz mı geçeceksin?”

Denilebilir ki, “tüm bunlar teşvik içindir, insan normal hayatta da benzer durumlarla teşvik edilemez mi?” Birincisi, burada bu diyalog insanı hayallerine karşı esir alma girişimidir. İkincisi hayallerine ancak bu yolla ulaşabileceğini empoze etmektedir. Çarkların işlemesi ve aksaklığın olmaması için yapılan bu ‘sisteme bağlı tutma psikolojisi’ birçok zaman işe yaramaktadır. Ve işi bilenler hemen fark edecektir ki bu metodu Amway uzun yıllar kullanmış ve birçok kişiyi kandırmıştır. Pathman’ın da sözleri söylediklerimizi doğrular niteliktedir, bu konuda şunları der: “bu sistemdeki en önemli şey sizin hayalleriniz, rüyalarınız ve hedeflerinizdir”, “…öncelikle kendi hayal ve hedeflerinizi belirleyeceksiniz”, “…ve bu anlattığım taktikleri kendi organizasyonunuzda kullanacak, kişilerinizden hayallerini öğreneceksiniz”.

Tüm bunlara rağmen, bu tavrın ahlaklı olduğunu varsaysak bile, yapılan tüm bu şeylerin sistemin sağlıklı kalabilmesi ve daha çok kazanabilmesi için yapıldığını görmemize hırstan başka ne engel olabilir?

KENDİ İŞİNİZİN PATRONU (sistemin kölesi) OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Quest.net’in klişeleşmiş sloganıdır bu: “kendi işinizin patronu olun”.

Sisteme katılacak olan kişinin sistemi koruyacak, sistemin devamını sağlayacak şekilde eğitilmesi (terbiye) gerekmektedir. Kişi, lider (hizmetkâr) olduktan ve belli olgunluğa eriştikten sonra tıpkı terbiye edildiği gibi o da altlarını eğitmesi gerekir. Sistemin döngüsünün sağlanabilmesi için de zaten; liderin, yani hizmetkârın, yeni liderler yetiştirmesi, yeni yetişecek olanların da yeni hizmetkârlar yetiştirmesi gerekmektedir. Böylelikle sistem kendi işleyişini garantiye alır ve sistemin korunmasını, muhafızlığını, işlerinin patronu olduklarını zanneden bu üyelere yaptırır. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere, her üye sistemin gönüllü muhafızıdır. Muhafız: yani kendi işinin patronu!

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Al Basmadan Donu Var

20 Ocak 2010

Elbette ben Zeki’yi dinlemeyi bırakalı uzun yıllar oldu. Ama şimdi de kardeşim Matrax’ı takip ediyor. Geçenlerde radyoda çalarken ilgimi çeker deyu dinletiverdi bana. Sevdim.

Jamal Slitine - Hobbi Lak

20 Ocak 2010

Anneannem ve Ozzy Osbourne

20 Ocak 2010

Odamda sessiz sakin çalışırken, bir yandan da Ozzy Osbourne dinlerken, aşağıdan gelen aşırı müzik sesi giderek canımı sıkmaya başladı. Alt komşumuzun oğlu, evde kimse olmayınca coşuyor. Hayır, müzik sesinden öte dinledikleri berbat şeyler, işte o daha çok rahatsız edici. Apartman girişine bir ilan assam diyorum: “lütfen yüksek sesle müzik dinleyecekseniz şunları ve şunları dinlemeyin”.

Ding dong… (bu zil sesi oluyor) Ve aniden kısılan ses… Açılan kapı… Tereddütlü bir yüz…

- Şu aletin sesini insanların tahammül edebileceği bir seviyeye indirir misin?

- Tamam.

Evet, şimdi ses kesildiğine göre Dead Can Dance’dan hafif şarkılar dinleyebilirim. Lakin bu gürültü olayı anlatacağım hikâyeyi böldü. Anneannemden bahsedecektim yine. Şöyle:

Bildiğiniz gibi fareleri yakalamak için türlü tuzaklar kurulur. Bir kartona sürülen yapıştırıcının ortasına koyulan gıda maddesi fareyi cezp eder ve fare iştahla gıdaya uzanırken oracıkta yapışıp kalır. Bu fareyi öldürmeden yakalamanın en güzel yoludur. Büyük farelerde işe yaraması gayet zordur, daha çok fındık farelerinde kullanılan bir yöntemdir.

Metal dişli, kıskaçlı tuzaklar vardır birde. Tuzak bir mancınık gibi kurulur, yay gerilir, fareyi mutlu edecek gıda maddesi, dişlilerin indiği zaman tam denk geleceği noktaya konur. Fare yeme uzandığında tuzağı tetikler ve dişliler ‘şlak’ biçiminde farenin kafasına ya da karnına geçer. Etrafa biraz kan sıçrar. Zavallı fare oracıkta kan kaybından dolayı ölür ya da tuzak sahibi tarafından kafasına kalem veya tığ saplanılarak öldürülür. (şaka yapıyorum tabi, kalem ve tığ saplanır mı) Hatta eğer fare çok büyükse, tuzağa yakalandıktan sonra can havliyle tuzağı kendiyle beraber götürebilir diye tuzak iple bir yere bağlanır. Fare etrafı kana bulayıp bir de tuzağınızı çalarsa kendinizi kötü hissedersiniz elbette, bunun çaresi tuzağı bir yere iple bağlamaktır, unutmayın lütfen.

Sonra aklıma gelen bir fare yakalama yöntemi daha var ki, bunu şuan 85 küsür yaşında bir göçmenden öğrenmiştim. Bu yöntemde de farelerin seveceği bir gıda maddesi olan una (un işte bildiğimiz un) alçı karıştırılır. Fare gelir, bir güzel unu yer. Sonra alır başını gider, kısa bir süre sonra bir yerde ölüsü donmuş olarak bulunur. Tabi farenin nerede ne zaman öleceğini kestiremediğiniz için şehir insanı açısından çok iyi bir yöntem değildir. Ancak farelerin çok olduğu yerlerde, ambarlarda falan kullanılsa gerektir.

Elbette ilaçlama şirketlerinin uzun ar-ge çalışmaları neticesinde artık çok daha modern fare yakalama tekniklerimiz var. Öyle ki fare zekâsıyla birebir savaşmak gerekiyor. Bunları anlatmayacağım.

Anlatacağım şey anneannemin fare yakalama tekniği, hoşunuza gider belki siz de uygularsınız.

Anneannemin bir dolabı var. Ahşap bir dolap… Burada tahıl ürünlerini saklıyor. Bu dolaba giden yolun solunda buzdolabı sağında ise bir kanepe var. Anneannem ise; dolap ile kanepe arasına, bir ucu kanepenin ayağına diğer ucu buzdolabının ayağına bağlı olmak üzere yerden birkaç santim yüksek olacak şekilde bir ip germiş.

Eee ne olacakmış?

Fare geçerken ayağı takılıp düşecekmiş! :)

LPG’li Telefon

20 Ocak 2010


Veysel amca… Gençliğinde çalışmaya Mısır’a falan gitmiş. Canayakın biri, internette hayvanlar âlemi belgeseli izlemeye bayılıyor.

Okuduğu gazeteden başını kaldırıp bana: “LPG’li telefonlar çıkmış” dedi.

“Allah Allah!” dedim “nasıl olur böyle bir şey!”

Ciddi ciddi ısrar edince elindeki gazeteye bakmak için yanına gittim, giderken de LPG ile telefonu çalıştırmanın zorluğunu hadi çalıştı diyelim işin mantıksızlığını falan düşünüyordum.

Baktım… Eliyle işaret ettiği yerde LG’nin son model telefonlarından biri vardı.

* * * * * *

Bu yazıyı tamamladığımda, işte tam da burada, yazdıklarımı kız kardeşime okudum. Kardeşimin tepkisi şöyle: “yani gerçek miymiş?”

Kapat
E-posta ile paylaş