10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Quest.Net Network Marketing Gerçeği

25 Ocak 2010

Ön bilgi: Bu yazı quest.net network marketing sistemini anlatan bir yazıdır, benzer network marketing sistemleri üzerinden de okunabilir. Quest.net; insanların üye olurken ürün almak zorunda kaldığı bir sistemdir. Ayrıca, sisteme katılan insanlar para kazanabilmek için belli bir metodolojiye bağlı olarak ikna yöntemi ile arkadaşlarını ve çevrelerini de bu sisteme katmak durumundadırlar. En basit anlatımla, sisteme her katılan kişi sisteme başkalarını (dolaylı veya dolaysız) katmak yöntemiyle para kazanır.

Bu linke tıklayarak yazıyı Word formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

ISINMA TURLARI

Quest.Net, kendi çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen tamamen materyalist bir sistemdir. Oysa burada söylediğimizin aksine; bir dayanışma, sisteme katılan üyelerin çıkarlarını gözetme, liderlerin altlarını eğitmesi gibi hoş ve ahlaki durumlar (güya) görebiliriz. İlerleyen safhalarda detaylı olarak göreceğimiz gibi bunun birçok sebebi var. Başlangıç olarak: salt maddeci bir sistemin insan faktörünü yeterli oranda kullanamayacağını, insandan (üyeden) başka sermayesi olmayan sistemin kendi bekası için insan fıtratına uygun (!) stratejiler üretmesi gerektiğini, bunlar olmaksızın insan (üye) üzerine kurulu sistemin batacağını, söyleyebiliriz. Yani burada, sistem içinde bulunan ahlaki unsurlar sistemin işleyişi için vardır ve sunidir.

Sistemin ilerleyebilmesi; insanın (üyenin) sadakatine, eğitilip terbiye edilmesine ve yetişen üyenin (lider) kendi kişilerini eğitmesine bağlıdır. Ancak böyle olmalıdır ki eğitilenler bir süre sonra eğitici konuma gelsin ve böylelikle sınırsız bir döngü sağlanabilsin.

Burada, sisteme katılan bireyi bir tavuk olarak düşünebiliriz. Bu tavuğun yumurtlaması gerekmektedir. Elbette bu yeterli değildir. Ayrıca yumurtalarını eğitmesi ve onları yeni yumurtalar üretebilecek bir tavuk olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Yumurtlamayan, yumurtlamayı beceremeyen tavuk işe yaramaz, ancak sistemi kilitler. Görüldüğü gibi bilinçsiz bir katılımın işe yaramadığı bu sistemde her zincir halkası eğitilmeli ve ayrıca doğurgan olmalıdır. Bu sebeple şirketin en önemli yatırımı eğitim sisteminedir. Eğitimin ilk merhalesi sisteme yeni getireceğiniz üyeleri nasıl getirebileceğiniz ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğidir. Ve zaten eğitimlerin neredeyse tümü, sistemin bekası için gerekli olan sisteme katacağınız kişiler ve nasıl çalışmanız gerektiğini anlatan derslerden ibarettir.

Liderlerin altlarını (kişilerini ve kişilerinin kişilerini) eğitmeleri, onlara sistemli bir şekilde (sisteme yeni kurbanlar kazandırırken) yardım etmeleri sistemin işleyişi için en gerekli şeydir. Lakin bu maddeci sistem bu meseleyi ahlaki unsurlarla donatıp manevi soslarla bezemiştir ki, insanlar: “altlarıma yardım ediyorum”, “kendim şuan için önemli değilim, bana inanan insanlara kazandırmak için çalışıyorum” diyerek azimle ve ahlaki gibi görünen bu düşüncelerle çalışsın, herkes her durumda sistemin işleyişine katkıda bulunsun! Böylelikle, insanın fıtratı ve çalışabilme azmi için gerekli boşluklar doldurulmuş olsun…

İnsan psikolojisi konusunda uzman olan sistem mimarları, sisteme katılacak kişilere nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onların sistemde verimli olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu tespit eder. Tüm mekanizma yukarıdan aşağı doğru bir bilgi akımıyla işletilir. Katılan her bireye seviyesi nispetinde bilgi verilir ve zamanla terbiye (eğitim) edilir.

HAYALLERİNİZİN ESİRİ OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Sistem, insanları ikna ederken (her network marketingde olduğu gibi) kazanma dürtülerini besler. İnsanda bulunan kazanma arzusunu mantıklı (modern zamanda standart insan algısı) argüman ve matematiksel verilerle körükler. Sistem mimarları elde ettikleri tecrübeler neticesinde sadece arzuların ve anlık heyecanların insanları sistem içerisinde tutmayabileceğini görerek, oluşabilecek aksaklıklar için önceden tedbirler almaya çalışmışlardır. Örneğin, şirketin sonradan bünyesine kattığı v-team (v-partners) adlı danışmanlık şirketinin ve quest.net sisteminin ağır toplarından Pathman Senatrijah bir dersinde “insanlara hayalleri olup olmadığını sorun, onlardan hayallerini öğrenin”, “eğer siz onların hayallerini öğrenirseniz hangi düğmeye basacağınızı bilirsiniz” der. Elbette bunun amacı ilerleyen zamanlarda eğer üye (yani ürün) yalpalar veya vaz geçmeye kalkarsa ona kendi hayallerini hatırlatarak baskı kurmaktır: “çocuklarının daha iyi bir eğitim almasını istemiyor muydun?”, “alacağın o arabadan vaz mı geçeceksin?”

Denilebilir ki, “tüm bunlar teşvik içindir, insan normal hayatta da benzer durumlarla teşvik edilemez mi?” Birincisi, burada bu diyalog insanı hayallerine karşı esir alma girişimidir. İkincisi hayallerine ancak bu yolla ulaşabileceğini empoze etmektedir. Çarkların işlemesi ve aksaklığın olmaması için yapılan bu ‘sisteme bağlı tutma psikolojisi’ birçok zaman işe yaramaktadır. Ve işi bilenler hemen fark edecektir ki bu metodu Amway uzun yıllar kullanmış ve birçok kişiyi kandırmıştır. Pathman’ın da sözleri söylediklerimizi doğrular niteliktedir, bu konuda şunları der: “bu sistemdeki en önemli şey sizin hayalleriniz, rüyalarınız ve hedeflerinizdir”, “…öncelikle kendi hayal ve hedeflerinizi belirleyeceksiniz”, “…ve bu anlattığım taktikleri kendi organizasyonunuzda kullanacak, kişilerinizden hayallerini öğreneceksiniz”.

Tüm bunlara rağmen, bu tavrın ahlaklı olduğunu varsaysak bile, yapılan tüm bu şeylerin sistemin sağlıklı kalabilmesi ve daha çok kazanabilmesi için yapıldığını görmemize hırstan başka ne engel olabilir?

KENDİ İŞİNİZİN PATRONU (sistemin kölesi) OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Quest.net’in klişeleşmiş sloganıdır bu: “kendi işinizin patronu olun”.

Sisteme katılacak olan kişinin sistemi koruyacak, sistemin devamını sağlayacak şekilde eğitilmesi (terbiye) gerekmektedir. Kişi, lider (hizmetkâr) olduktan ve belli olgunluğa eriştikten sonra tıpkı terbiye edildiği gibi o da altlarını eğitmesi gerekir. Sistemin döngüsünün sağlanabilmesi için de zaten; liderin, yani hizmetkârın, yeni liderler yetiştirmesi, yeni yetişecek olanların da yeni hizmetkârlar yetiştirmesi gerekmektedir. Böylelikle sistem kendi işleyişini garantiye alır ve sistemin korunmasını, muhafızlığını, işlerinin patronu olduklarını zanneden bu üyelere yaptırır. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere, her üye sistemin gönüllü muhafızıdır. Muhafız: yani kendi işinin patronu!

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Al Basmadan Donu Var

20 Ocak 2010

Elbette ben Zeki’yi dinlemeyi bırakalı uzun yıllar oldu. Ama şimdi de kardeşim Matrax’ı takip ediyor. Geçenlerde radyoda çalarken ilgimi çeker deyu dinletiverdi bana. Sevdim.

Jamal Slitine - Hobbi Lak

20 Ocak 2010

Anneannem ve Ozzy Osbourne

20 Ocak 2010

Odamda sessiz sakin çalışırken, bir yandan da Ozzy Osbourne dinlerken, aşağıdan gelen aşırı müzik sesi giderek canımı sıkmaya başladı. Alt komşumuzun oğlu, evde kimse olmayınca coşuyor. Hayır, müzik sesinden öte dinledikleri berbat şeyler, işte o daha çok rahatsız edici. Apartman girişine bir ilan assam diyorum: “lütfen yüksek sesle müzik dinleyecekseniz şunları ve şunları dinlemeyin”.

Ding dong… (bu zil sesi oluyor) Ve aniden kısılan ses… Açılan kapı… Tereddütlü bir yüz…

- Şu aletin sesini insanların tahammül edebileceği bir seviyeye indirir misin?

- Tamam.

Evet, şimdi ses kesildiğine göre Dead Can Dance’dan hafif şarkılar dinleyebilirim. Lakin bu gürültü olayı anlatacağım hikâyeyi böldü. Anneannemden bahsedecektim yine. Şöyle:

Bildiğiniz gibi fareleri yakalamak için türlü tuzaklar kurulur. Bir kartona sürülen yapıştırıcının ortasına koyulan gıda maddesi fareyi cezp eder ve fare iştahla gıdaya uzanırken oracıkta yapışıp kalır. Bu fareyi öldürmeden yakalamanın en güzel yoludur. Büyük farelerde işe yaraması gayet zordur, daha çok fındık farelerinde kullanılan bir yöntemdir.

Metal dişli, kıskaçlı tuzaklar vardır birde. Tuzak bir mancınık gibi kurulur, yay gerilir, fareyi mutlu edecek gıda maddesi, dişlilerin indiği zaman tam denk geleceği noktaya konur. Fare yeme uzandığında tuzağı tetikler ve dişliler ‘şlak’ biçiminde farenin kafasına ya da karnına geçer. Etrafa biraz kan sıçrar. Zavallı fare oracıkta kan kaybından dolayı ölür ya da tuzak sahibi tarafından kafasına kalem veya tığ saplanılarak öldürülür. (şaka yapıyorum tabi, kalem ve tığ saplanır mı) Hatta eğer fare çok büyükse, tuzağa yakalandıktan sonra can havliyle tuzağı kendiyle beraber götürebilir diye tuzak iple bir yere bağlanır. Fare etrafı kana bulayıp bir de tuzağınızı çalarsa kendinizi kötü hissedersiniz elbette, bunun çaresi tuzağı bir yere iple bağlamaktır, unutmayın lütfen.

Sonra aklıma gelen bir fare yakalama yöntemi daha var ki, bunu şuan 85 küsür yaşında bir göçmenden öğrenmiştim. Bu yöntemde de farelerin seveceği bir gıda maddesi olan una (un işte bildiğimiz un) alçı karıştırılır. Fare gelir, bir güzel unu yer. Sonra alır başını gider, kısa bir süre sonra bir yerde ölüsü donmuş olarak bulunur. Tabi farenin nerede ne zaman öleceğini kestiremediğiniz için şehir insanı açısından çok iyi bir yöntem değildir. Ancak farelerin çok olduğu yerlerde, ambarlarda falan kullanılsa gerektir.

Elbette ilaçlama şirketlerinin uzun ar-ge çalışmaları neticesinde artık çok daha modern fare yakalama tekniklerimiz var. Öyle ki fare zekâsıyla birebir savaşmak gerekiyor. Bunları anlatmayacağım.

Anlatacağım şey anneannemin fare yakalama tekniği, hoşunuza gider belki siz de uygularsınız.

Anneannemin bir dolabı var. Ahşap bir dolap… Burada tahıl ürünlerini saklıyor. Bu dolaba giden yolun solunda buzdolabı sağında ise bir kanepe var. Anneannem ise; dolap ile kanepe arasına, bir ucu kanepenin ayağına diğer ucu buzdolabının ayağına bağlı olmak üzere yerden birkaç santim yüksek olacak şekilde bir ip germiş.

Eee ne olacakmış?

Fare geçerken ayağı takılıp düşecekmiş! :)

LPG’li Telefon

20 Ocak 2010


Veysel amca… Gençliğinde çalışmaya Mısır’a falan gitmiş. Canayakın biri, internette hayvanlar âlemi belgeseli izlemeye bayılıyor.

Okuduğu gazeteden başını kaldırıp bana: “LPG’li telefonlar çıkmış” dedi.

“Allah Allah!” dedim “nasıl olur böyle bir şey!”

Ciddi ciddi ısrar edince elindeki gazeteye bakmak için yanına gittim, giderken de LPG ile telefonu çalıştırmanın zorluğunu hadi çalıştı diyelim işin mantıksızlığını falan düşünüyordum.

Baktım… Eliyle işaret ettiği yerde LG’nin son model telefonlarından biri vardı.

* * * * * *

Bu yazıyı tamamladığımda, işte tam da burada, yazdıklarımı kız kardeşime okudum. Kardeşimin tepkisi şöyle: “yani gerçek miymiş?”

dua

10 Ocak 2010

bana biraz dua edebilir misiniz?

teşekkür ederim…

parçalı gündem, ölgün çupra dudağına ruj

17 Kasım 2009

şimdi düşündüm de, uzun zamandır bakmıyorum buraya… özledim de… yeni bir tasarım yapmam lazım… sonra yüzlerce şarkı… sonra bir sürü şey… sonra gezmem lazım biraz. kimse gelmedi benle bugün, dedim bir trene binip gidelim rastgele… hava da soğuk. çay içeriz, kafamız esince ineriz. öncesinde o eyüpteki güveççide.. iyice doymak lazım. ama uludağ gazoz yok artık orada dimi. yok yok, hot wings çok modern kaçar, hatta süleymaniye’de kurufasülye bile… neyse. zaten küfür ederdim sabaha kadar, boşverin…

sağ salim ölebilsem bir de… bak ne dedim dikkat et! şiirlik bir dize harcandı şimdi, ettiğini beğendin mi. neyse, yazarım ben onu yine de…

böylesini görmemiştim, kolyem, binlerce soru tonlarca ağırlıklar.. neredesin?

ah, artık çok komik geliyor. basit taktikler, ucuz fikirler… “bir yarma yaşanıyor…”

beni ya gamzene gömsünler, ya da şu şarkının içine… tınılardan merhem damıtılır, tınılardan işkenceler, taksim, eyüp, yenisahra, küçükyalı.. sahiller.. istanbul’da geceler…

asıl cümlenin etrafında dönüyorum yine. göt siyasetçiler gibi, sapık aydınlar gibi. ben ne yapayım şimdi bu kitapları allahaşkına. okusam bir dert, okumasam… elimden geldiğince gıcık kapmamaya çalışıyorum çeviri kitaplara. dil işini halledene kadar, şimdilik, alışmam gerek yani. idare et, bana çevirisi mükemmel kitaplar hediye et… saol… hüdayinabit için de… o kutulardan bir tane de ben yapıcam, en güzeli benim ki.. -valla- olacak…

orman kokusu. ikindi sonrası. şarkı arası, hayata… çinekop, sarı kanat, lüfer… böyle küçükten büyüğe sıralanıyor bunlar, isimleri böyle. iyi pişirirsen çok güzel oluyor. geçen evde kimse yokken dolma sardım, aldığım yaprak kötü çıktı. sertti biraz. içi mis gibi oldu. fıstıklı, yeni baharlı, karabiberli, üzümlü. zeytinyağlı… anlatırım bir ara, artık usta oldum sayılır. mısırlı ve mantarlı makarna sosum da süper oldu. baharat, önemlidir, buraya yazıyorum işte, önemli! he, çuprayı kömürde pişiricem bir de. öle dedi ahmet abi, güzel oluyormuş. karnım aç ya, ondan anlatıyorum sanırım bunları. pizza yaparken, hamuru yuvarlakça yağlayıp bırakıyorsun, evet evet, mayalanırken. Soğuk bir yerde. Burada hamurun ööyle kabarmasını istemiyoruz tabi ki. ne diyorum ben lan…

neyse. bir film izleyerek geçiştireyim zamanı. zaten sinema baştan aşağı zaman geçiştirmek içindir. efendim? islamcı abiler mi? türk sineması mı? sinemanın geleceği mi? dünyayı sarsan müslüman bakış açısı mı? cart mı?  heh, evet, son kısmı anladım. cart… arkadaşı vardı bunun: curt. çarşamdaki o caminin kapılarını hala açmadı götler. restorasyon terörü böyle bir şey. restore ediyorlar bizi… camilerimizi. lan sahi, ırak işgali de restorasyon meselesi değil miydi? demokrasi restorasyonu… aklıma halam geldi. ona gidecektim bak unuttum.

evet, ne diyorduk. uzun zamandır bakmıyorum buraya mıydı neydi…

yoo çok güzel şarkılarım var, üşendiğim için eklemedim. hem kıskandım biraz, çok güzeller…

İbrahim Paşalı Genç Dergisi’nde

13 Ekim 2009


Hayır hayır, bu öyle “İbrahim Paşalı Gerçek Hayatta” gibi bir haber değil. Tamam, Paşalı Genç Dergisinde ama Cumartesi günü 19:00 da Genç’in Üsküdar’daki şatosunda/binasında… Hasbihal için… Üstelik erkekler için sadece. Gelen bildiride baylara özel diyor ama ben erkek demeyi tercih ettim. Çok seviyorum böyle cinsler arası ayrım yapılan programları ve bunu düşünenleri. Bakın ne hoş olmuş, zaten hanımlara da ayrıca program yapılacakmış. Teşekkürler Genç ekibi, ve mübarek ayrımcılar/devrimciler. Sırf bu ayrıntı için bile gelirim programa, İstanbul’daki ahali, siz de gelin…

İbrahim Paşalı 17 Ekim Cumartesi saat 19:00′da Genç Dergisi’nde

İrtibat ve bilgi için: tahasuren@gencdergisi.com - 0 216 532 00 41 - 42

The Cure

09 Ekim 2009

The Cure Rock Group

(Bu yazı aynı zamanda bir mektuptur.)

The Cure… Yüzleri bembeyaz, dudakları rujlu elemanlar… Okul arkadaşı üç eleman 70lerde The Cure adlı grubu kurarlar. Tavırları, tipleri ve şarkılarıyla kısa sürede alternatif rock camiasında kendilerine güzel bir yer edinirler. İlk albümleri karamsar, iç bunaltıcı şarkılarla dolu olduğu için insanlar tarafından gotik ve bohemist olarak benimsenirler. Ve bu imaj onların üzerine öyle bir yapışır ki ne kadar neşeli şarkılar da yapsalar kendilerinden beklenen sıra dışı şeylerdir. Lakin gotik olmasa bile sıkı pesimist diyebiliriz kendilerine. Şöyle bir şey var ki, grubun vokalisti idi yanılmıyorsam, verdiği bir demeçte, hiçbir şey istemediğini, bir dağın tepesinde ölümü beklemek istediğini söylemiş. Buna benzer sözleri yüzünden intihar edeceği beklentisi doğmuş, hatta hangi şarkıdan/albümden sonra intihar edeceği merak konusuymuş… Tabi öyle bir şey olmamış…

Elemanların belirli bir ahlak anlayışları var. Kapitalizme, piyasaya karşı erdemli bir duruşları var. Küfürlü şarkılardan, öğürmelerden hazzetmiyorlar. Lakin birçok metal, rock ve elektro sanatçısında olduğu gibi bunlarda da bir imaj kaygısı var. Bu marjinal olma çabası direk olarak tiplerinde tezahür ediyor. İyi bir ailede yetişmiş, rahat büyümüş, nazik çocuklar olmalarına rağmen karmaşık saçlar ve bembeyaz suratlar ile vermek istedikleri görüntü ise tam tersi. Biz çok sıradışıyız mesajını veren imajın altında gayet doğal sevimli çocuklar var oysa. Bu gerçeği perdelemek rock’un doğası için gerekli olabilir belki, bilemiyorum. Örneğin Mortiis sahnede canavar maskesiyle çıkar. Uzun iğrenç bir burun, sivri kulaklar, dağınık uzun saçlar, sarılı kol ve bacaklar. Yaptığı şarkıyla bir şeyler anlatırken, imajıyla bu anlatıma destek vermektedir böyle yaparak. Oysa Mortiis de bembeyaz pürüzsüz nazik bir çocuk tipindedir aslen.

Şarkılarına gelirsek, ne söylediklerini bilmiyorum ama kasvetli şeyler söylüyor olsalar dahi, şarkılarında bir neşe var. Hani bazı sakızlar olur ya, şekersizdir ama tatlıdır. İşte The Cure için de bunu söylemek mümkündür, bir tatlandırıcı vardır şarkılarında ama bu bildiğimiz şeker (mutluluk, neşe) değildir. Enerjiyi hissederiz ama neşeyi birebir göremeyiz, iyiyse kafamız neşeleniriz…

Vokalistlerinin (Robert Smith) rahat ve temiz bir sesi var. Çok uçurmasa da en azından hiç yormuyor. Her şarkıyı aynı güzellikte aynı temizlikte okuyamadığı bir gerçek… Zaten kafası güzelken iyi yorumlayamadığını saçmaladığını kendisi söylüyor. Çok güzel şarkıları var. Derin ve yüzeysel ritimler iyi harmanlanmış. Bunu anlatmanın başka bir söylemi var mı bilmiyorum ama dediğim gibi şarkılarında derinden gelen ses ile belirgin olan sesler, tezatlıklarıyla, birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarıyla lezzetleniyor.

Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim Roll’un 16. Ve 40. Sayıları The Cure sayıları imiş. Merak ettim, o sayıları istiyorum, ama piyasada var mıdır bilmiyorum, benim sana linkini gönderdiklerim 2008 sayılarıydı sadece.

Şarkılarında güzel, akılda kalan ve kendini tekrar ettiğinde yorup sıkmayan melodilere bolca rastlamak mümkün… Hafif şarkılarda bile bir coşkunluk var, böyle olunca şarkılarını uzun yolda dinlemek gayet lezzetli olur diye düşünüyorum. Hatta yaptığım “Yolculukta Dinlenecek Şarkılar Listesi” ne bir şarkılarını almayı düşünüyorum, ama hangisini alacağıma karar vermedim.

Burada bir tespit yapsam iyi olacak. Albüm/sanatçı/şarkı tanıtımı yapılırken genelde (ya da hep öyle) verilen bilgiler biyografi gibidir. Kuru bilgilerden oluşur. Oysa ne çok isterim o anlatma mertebesine ulaşmış sıkı dinleyici herhangi bir şarkının derinlerini anlatsın bana, hissettiklerini anlatsın, şarkının hissettirdiklerini… Ya da tümden şarkıların geneline dair, en azından tarza, o özgün tarzın anlattığı özgün hikâyelere dair bir şeyler anlatsınlar. Biliyorum şarkıları anlatmak zordur ama ben anlatmak istiyorum yine de sana…

Anlamak da zordur biraz… Tadı nereden aldığına bağlı, hangi damardan beslendiğine… Örneğin ben net şeyleri severim, ses net, müzik net, melodi net. O yüzden Björk, Pink Floyd ve Radiohead bana çok da yakın değildir. Tori Amos hiç yakın değildir. Sana da Mortiis yakın değildir örneğin. Ama şu kesindir ki Björk’den de Mortiis’den de zevk alabilmek için iyi derecede müzik dinliyor olmak gerekir, iyi kulak dedikleri şey işte… Tom Waits’den zevk alabilmek için iyi dinlemenin yanında sabırlı olmak da gerekir mesela. Tamam, CocoRosie’de net değildir, biraz mıymıntıdır, ama zeki buluşlarla doludur, belki bu yüzdendir onların yakınlığı. Doğuda karşılığı Mohsen Namjoo olabilir CocoRoise’nin. Ama anlattıklarına değil müziklerine kattıklarına bak, bir akrabalık var yaklaşımda dimi… Björk, Pink Floyd ve Radiohead’ i yan yana yazınca aklıma bunlara yakın bir isim geldi: Coldplay. Yakın zamanda İstanbul’da konser vereceklermiş. Hep beraber The Hardest Part diye bağıracaklarmış. (:

Bu yazıyı sadece sana göndermek için yazmıştım ama sanıyorum sitede de yayımlayabilirim. Gayet temiz olmuş, hiç küfür etmemişim mesela, özel şeyler de söylememişim. Aslında Pink Floyd’un gizemli Sdy Barrett’ini anlattığın mektubuna karşılık olabilir bu mektup. En son Murat Menteş mi bahsetmişti o adamdan? Ne olmuştu? Bak o hikâyeyi unuttum. Bir ara yeniden anlat.

Sabah oluyor, uyuyayım biraz. Sen de işrağı bekle… Bir anekdotla bitireyim bari mektubu:

Elektronun kafayı sıyırmış elemanı Aphex Twin (Richard D. James) İstanbul’a geldiğinde sormuşlar:

- Evinizde bir tank olduğu hakkında söylentiler var.

Evet. Ferret Armoured Scout Car Mark II. 4.5 tonluk. Üzerinde 72 mm’lik taramalı tüfek var.

- Ne amaçla kullanıyorsunuz?

Normal bir araç gibi… Çoğunlukla alışveriş için kullanıyorum.

Not: Ekte bir grafik dosyası var. The Cure için tasarladığım duvar kâğıdı…

TIKLAYINIZ

Tetanarkoz

22 Ağustos 2009

Gagası paslı bir serçe görürseniz beni hatırlayın diye söylemiyorum, gördüğüm, baştan aşağı pasa bulanmış, ötüşü parklardaki metal salıncakların aheste sallanırken çıkardıkları gıcırtılı sesi andıran, eklem yerleri vidalı küçük bir serçeydi. Arabaların tozu dumana katarak geçtiği işlek bir caddenin hemen kenarında, büyük bir ağacın yere yakın dalında eğleşiyordu.

Bana bakarak, her su birikintisinde ıslandıktan sonra kurulanmak için silkelendiği gibi silkelenmek istedi, bunu küçük kıpırtılarla belli etti. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Evimizde beslediğim muhabbet kuşu da benzer hareketler çeker, hatta örf ve adetlerini evimin içindeki kafese kadar taşıyıp bir kültürü yaşatma çabasını güderdi. Güçlü bir silkeleniş öncesinde kıpırdanarak hazırlık yapmak bu kuşların adetlerindendi. Bense birazdan sıkı bir silkeleniş izleyecektim.

O anda tam da beklediğim şey oldu, küçük serçe hızlıca silkelendi. Bir anda minik serçenin paslı kanadı koptu ve hızla savruldu, minik pençelerinin vidaları söküldü, paslı gagası bir kürdanın kırılması gibi çıtlayarak yere döküldü. Bunların hepsi göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşmişti. Korkmak şöyle dursun şaşırmamıştım bile. Üstelik çok da umurumdaydı, silkelenmek onun seçimiydi hem, sakince durup dursa kendini dağıtmayacak, bunlar başına gelmeyecekti. Gördüklerim karşısında sevindim diyebilirim.

Anneannem genç kızken bir sabah namazı vakti çeşmeden su almaya gitmiş, minareyi camideki cemaatle birlikte rükû ederken görmüştü ve sevinmişti ya, ben de öyle sevindim. Çünkü bunu ben görmüştüm, sadece ben…

Oysa annemin her yaz tatilinin öğle sıcağında beni dışarı salmamak için zorla uyutmaya çalıştığı, kendisi de kaylule niyetine yanıma uzandığı o günlerden birinde, uyumuş numarası yapıp annem uyuduktan sonra dışarı kaçmış olmasaydım tüm bunları göremeyecektim.

Bir şeyi görmüş olmak önemliydi. Evet, öyleydi. Biz sahip olabildiklerimizle değil gördüklerimizle hava atardık. Helikopter görmek ve bunu çocuklara anlatmak önemli bir şeydi mesela. Gerçek futbol topu görmek, 403 otobüslerden görmek, uzaktan kumandalı araba görmek, yaz akşamları sokakları beyaza boyayan sinek arabasını ilk önce görmek, anlatılası ve hava atılası şeylerdi. Hele gördüğün şeylerle bir temasın olmuşsa senden kıyağı olmazdı.

Cebimden radyonun hoparlöründen söktüğüm mıknatısı çıkartıp çalılıkların arasında gezdirmeye başladım. Serçenin paslı parçaları teker teker mıknatısa yapıştı. İçi, topladığım hurda çivilerle dolu siyah poşete serçenin mıknatısıma yapışmış parçalarını silkeledim. Minik serçenin poşete dökülen parçaları son bir kere daha cikledi ya da duyduğum parçaların çivilere çarptığında çıkan sesiydi.

Bu nazik parçaların çivilerime karışmış olmasından dolayı içimde bir huzursuzluk yoktu ama buraya tekrar gelip bu serçenin annesini, babasını ve diğer akrabalarını toplamayı arzulayacak kadar da cani değildim.

Annem uyanmadan evin yolunu tutarken, bir yandan hurdacıya satacağım poşet dolusu çividen kazanacağım parayla alacağım sakızların hayalini kuruyor, bir yandan da gördüklerimi mahalledeki çocuklara anlatırsam inanmazlar, büyünce eğer iyi bir yazar olursam hikaye ederim diye düşünüyordum.

Kapat
E-posta ile paylaş