10 Ekim 2006'dan itibaren.. Hikayelerim, denemelerim, şiirlerim, grafiklerim, düşündüklerim ve gördüklerim... Abdullah Kibritçi

Uyuma Yanılma Deneme Uyanma Yöntemi

05 Ocak 2009

[Bu yazı güzel bir şarkı içermekte ve şarkı yazının en alt kısmında... İsterseniz yazıyı okuyun ya da direk şarkıya atlayın...]

Kirpiklerime sürdüğüm badem yağı, bozama kattığım leblebi, dolabın kırık kapakları, söylesene güzelim neredeyim ben, bulamadım kendimi. Bulamadım ve karıştı cümlelerim, afilli üsluplu ÅŸeylerin yapmacılığından uzak, merhaba deyip gece sabahın dudaklarından öperken, ÅŸimdiki zamandan uzak…

Anlatamıyorum, anlatamıyorum, anlatamıyorum olum işte anlatamıyorum. Nefes almama yardımcı olmak istiyorsanız bu işi koro halinde yapmalıyız. Hep birden nefes alalım, verelim, alalım, verelim.

Kimseyi geride bırakmayalım, nefes alalım hep birlikte, hep birlikte verelim.

Olum ben bunları sabahı zor gelen gecelerde topladım. Bu içimdeki karmaÅŸayı, bu boÄŸazlarıma demirden bir düğüm olup kurulan… Neyse ulan…

Nefis sigara içerim, ne yazık ki hala diyaframdan nefes alıp vermeyi öğrenemedim. Uzak diyarların ÅŸarkılarını ezberleyip eÅŸlik etmeyi ne çok isterim bilirsiniz. Ve yine bilirsiniz ki yazı sürüp gidecek ve bitecek, bittiÄŸinde hiçbir ÅŸey anlatmamış olacağım. Ben buna “zihnimin etrafında tavaf etmek” diyorum. Öylece, etrafında dönüp durarak, ona dokunmadan, yaklaÅŸmadan, belki korkarak, belki acıdan… Tavaf etmek, dönmek… Sonra çemberi geniÅŸleterek çaktırmadan kaçmak…

Gıcık olurum bilirsin böyle yazılara, derdini anlatamayan cümlelere. Ama derdim derdimi anlatmak deÄŸil zaten. O yüzden biraz… Her neyse, iÅŸte bunun adı istisna…

Haydi bir daha, hep birlikte, alalım, verelim, alalım, verelim. Ellerimizi çırpalım, nefes alalım, verelim… Birazdan bir ÅŸarkı baÅŸlayacak, herkes hazır olmalı… Birazdan parlak bir gecede, lacivert bir gökyüzünün altında, bir dağın tepesinden izlerken doÄŸayı, ormanı ve aÄŸaçları, topraktan yeri titreterek bir tını fırlayacak. Alacak bir sarmal, bir girdap, bir rüzgar seni. Evet ulan öyle, iÅŸte o filmlerdeki gibi. Ellerin havada, döneceksin, uçacaksın, duracaksın, coÅŸacaksın.

Gitmeme yardımcı olmak istiyorsanız daha hızlı el sallayınız. Bilirsiniz o ÅŸekilde güle güle demek, terminallerde yaÅŸar. El sallayarak güle güle demek gibiyim dersem, bir ÅŸeyler anlatmış olurum diye korkuyorum. Gecenin bir vakti, aha be iÅŸte tam ÅŸimdi, aklıma kuru dut yemek geldi. KomÅŸumuz Hatice ablanın kızı AyÅŸegül abla geldi. Ki ben henüz yedi-sekiz yaÅŸlarındaydım. Evde kimsenin olmadığı vakit kek yapmak istedik.  İlk yaptığımız kek ilk yaktığımız kek olmuÅŸtu ve o zamanlar öğrenmiÅŸtim yanık bir keki nasıl çaktırmadan yok edebileceÄŸimi. O zamanlar… elbet garip zamanlar, arkadaÅŸlarım benden 4-5 yaÅŸ büyük ablalardı. Onların sırlarını bilirdim, sinema aralarında o çocuk masumluÄŸuyla içilen sigaraları ben bilirdim sadece, anlamadığım düşünülerek yapılan o konuÅŸmaları. Ah ulan, aÅŸka gelip ÅŸarkı kasetlerini yakmaları, ilahilere dadanmalarını, ilk başörtü takışlarını… Biraz kızların arasında yetiÅŸmiÅŸ olabilirim ama kız gibi yetiÅŸmedim. Olum bu konu çok derin lan, burada anlatacak çok ÅŸey var, bunun için özel yazmak lazım. Hem anlatılası kolay ÅŸey deÄŸil. Åžunu da söyleyeyim AyÅŸegül abla sıradan bir kız deÄŸildi. Parka girdiÄŸinde en serseri çocuklar bile toz olurdu. Bir çok erkek çocuk annesi, ÅŸikayet için kapıya gelirdi. Çünkü onları salıncaklara çakar ya korkutur ya döverdi. Aslında bunları anlatmak için içimde ÅŸiddetli bir istek var, ama anlatmamalıyım… En azından ÅŸimdilik…

Nerden geldik be bu konuya. Kuru dut demiÅŸtim, evet. Sabaha karşı kimin aklına kuru dut gelir ki. İyi ki aÅŸermek gibi bir durumum yok ve iyi ki yanımda bir ÅŸiÅŸe boza var.  Allah’ım aklıma mukayyet ol…

Taıkıdın da taıkında da taıkıdın. Ta ta ta taıkıdın.

Tamam dostum, yakında gezip boza içeceÄŸiz, santur bakacağız. Mephisto’yu soyma planları yapacağız.

Tamam canım, yakında bir yolculuğa çıkacağız, istediğin o arabanla, uzaklara yollanacağız, büryan yiyeceğiz.

Tamam arkadaşım, yakında umreye gideceğiz, ben anlatıp duracağım, döneceğiz, ışığa boğulacağız, al-baik yiyeceğiz.

Tamam sevgilim, yakında çiftliğin bahçesinde bir gece salıncakta sallanacağız, veranda da çay içip ateş böceklerini izleyeceğiz.

Tamam anneanne… tamam… yakında öleceÄŸiz…

Yalnız… Åžimdi biraz nefes alalım, beraberce, alalım verelim, kimseyi geride bırakmayalım… Nefesi daralanlara yer verelim, ölenlere yol…

Bu yazıyı rastgele girip okuyan biri tüm bu anlamadığı ÅŸeylere saçmalık diyecektir, biliyorum. Özellikle takip edenler, (bilmem var mı) merak edenler, biraz olsun hak verirler diye umuyorum. İtiraf etmeliyim, evet içimde çok ÅŸey topladım, biriktirdim ve bu aralar bolca bunalıyorum. Her gün birkaç defa tokamı kaybediyorum. (söylemiÅŸtim bana bunun siyahı lazım)  Ne mi alakası var? Hiiç, sadece kendimi tiye alıyorum…

İçimdekileri bir ÅŸarkı yapsaydım sanırım böyle bir ÅŸey olurdu. Buyurun Vas dinleyin. Dinleyin diyorsam boÅŸa demem, es geçmeyin… Tamam anneanne tamam…

(yazılmamış farz edilmesi gerekenler serisinden…)

Vas- Mandara 


Amel Mahtlouthi - Naci En Palestina

01 Ocak 2009

Ben Filistin’de doÄŸdum… Ben Filistin’de… Ben… Filistin…

Naci En Alamo’yu dinlemiÅŸtiniz deÄŸil mi? Bir de bunu dinleyin o halde…

Minumum Şizofreni Maksimum Trajedi ve Kırmızı Başlıklı Kız

04 Aralık 2008

Panama, San Blas, Veraguas… Åžehirlerin üstünden uçmaktan baÅŸka bir eÄŸlencem kalmadı. Bu hafta neredeyiz aÅŸkım, Panama’mı?

Allah’ım! 41 saattir uyumadım, arz ederim. Uykumun gelmesini beklerken mısır patlatmayı denedim. Birilerine espri yaptım. Bunu not edin: yüksek ısıda patlayan ÅŸeylerden biridir mısır. Barut gibi deÄŸildir ama. Kapağınız varsa sorun yok. Bu sallanan kağıttan avize kapitalizmin iÅŸi mi? Patlamış bir mısır artık nasıl tohum olabilir ki. Güzelim, unutuyorum, durmadan anlatsana bana, hangi ÅŸehirlerin üstünden uçacaktık?

Hani ÅŸehirlerin önümüzdeki yüzyılda gökyüzüne kurulacağını anlatmıştım ya sana… Artık ben de inanıyorum sana anlattıklarıma.

Şifreyi çözebilmem için alfabede olmayan o harfi bulmam gerek. Hiç bir alfabe bu saçmaladıklarımı öyle eski yazdıklarım gibi edebi bir metne dönüştüremez. 

Böyle yüzlerce şarkı dinliyorum eğer yakınımda kimseler yoksa. 

O derin belagatli şeyleri de ben yazmıyordum zaten. Anneannemle ortak bir çalışmanın ürünü. Annanemin haberi yok ama onunla tasarladığımız bir kaçış planı bile var. Çabucak ölüp gitmek. Anneannemle ortaklaşa yaşıyoruz. Bir gün ben uyuyorum bir gün o. 42 saattir gözüme uyku girmedi ve hala uykumun gelmesini bekliyorum. Sanırım sıra bana iki kere geldi.

Sıkıntıdan esniyorum… Arabalar geçiyor. Sanırım sabah oluyor. Ve “avast’ın yeni bir sürümü internette mevcut” Bunu o söyledi bana. O yeÅŸil yaratık…

Tanrım, burada o kadar çok tanrı var ki… Müslüman tanrılar, kapital tanrılar, sofi tanrılar, smokinli tanrılar, kadeh kaldıran tanrılar…

Niyetimi biliyorsun. Baltayı ustaca kullanmak için talim yapıyorum. Onu hergün biliyorum. O sineği öldürdüğüm için de üzgünüm. Kocamandı ve çok vızıltılıydı.

Bunaltı… İçten bir çığlık… Gözyaşı…

Masamın üstünde bir deniz var, kül tablası ve bir kaç ÅŸehir. Diyorum ki… Öyle iÅŸte. Her zaman ki gibi… öyle… 

(yazılmamış farzederseniz sevinirim)

Idir - A Vava Inouva

03 Aralık 2008

Cezayir taraflarından mest eden bir koku… Sessiz sakin derinden alıp götüren… Bir otobüs var hayalimde, ıssız yollarda, hemen bir ikindi sonrası. DaÄŸlar, yamaçlar kızarmış güneÅŸin kızıllığında, sanki al yanaklı bir köylü kızı… Otobüs daÄŸlar teper aÅŸarken ve hep bir ikindi sonrasının kızıllığı varken ve hep hayalini kurduÄŸum gibi… Çalıyor iÅŸte ÅŸarkı, dilim dönmüyor eÅŸlik edemiyorum. İçten, hani böyle kalbin kan pompalaması gibi, ritim tutuyorum… Buyurun dinleyin:

(Fazilet ablaya teÅŸekkürler…)

Modern Tanrılar

01 Aralık 2008

Lat, Menat, Uzza ve Coca Cola ve Dolce Gabbana
Hızlı yaşa, hızlı öl, hızlı tüket, hızlı tapın
Helvadan tanrılarınızı getirin yerine asitlisini verelim
Garantisi var, kaskosu var, sigortası var abla bunların.
 
Lat, Menat, Uzza ve Converse ve Dunlop
Hangi reyonda hangi ürüne tapalım mesaj gönderin siz belirleyin
Çift hatlılar, çift kameralılar, çifte hayatlar, dokunmatik kuşlar
Dokunsak halimize aÄŸlayacaklar pillerinin yettiÄŸi kadar.
 
Lat, Menat, Uzza ve Ray Ban ve Hotel Marina
Sabah ÅŸekerleri ve akÅŸam haberleri
Açık büfe kahvaltı, çocuklara ve ölülere yüzde yirmi indirim
Sayenizde koca siyah gözlükler satılsın, ölseniz de tüketin.
 
Lat, Menat, Uzza ve Fenerbahçe ve borsa
İyi oynayan kazansın birde parası çok olan
Moda diyelim Avrupa’dan yeni tanrılar getirelim
Yüzümüzü batıya dönelim götümüz açıkta kalsın
Paris’ten düşünelim utanacaksa İstanbul utansın…

Emanet

04 Kasım 2008

hayat bu mudur
pırlayan kuşlar, güzel akşamlar
bir seherin tadı içimizde
bir bebeğin paytak yürüyüşü
ne kalacak geriye
şehrin ışıklarından
bir gülümseme belki
albümlerden arta kalan.

avuçlarım acıyor sevgilim
dünya kayıyor ellerimden
bu damarlarımda akan
bu yaÅŸlansa da taptaze duran
hayat akıyor
ve hüzün ne de yakışıyor
kıymetini bilene.

akşamlarımız vardı
muhabbet dolu ÅŸen ÅŸakrak
şu akvaryum şu şişko balık
şu resim de çok komik
bak bu en sevdiğim kazağım
bunlar da okuldan arkadaÅŸlar
şimdi her şeye ne kadar uzağım.

sabahlarımız vardı
kuÅŸ sesleri, ah o menekÅŸeler
severdim gün doğarken gezmeyi
ve taze ekmek kokusu
yaşadım işte bir ninni gibi

II

ben hayatı ninemin ellerinde gördüm
bayat ekmek gibi ufalanan
tadı yoktu hiç bir şeyin
bir teheccüd vakti kadar
alnı öpülesiydi secdenin
bir öğle vakti uykuya dalmak
anladın değil mi sevdiğim.

bahadır balkondan bakıyor
o hasta adam sigara içiyor
şu kadın çok titiz
yağmura bile yüz vermiyor
gülesi geliyor insanın
gülesi geliyor bebek görünce
zaten bebekler de gülüyor
dünyalık ne varsa işte
her ÅŸeye…

pamuk ÅŸeker yemeliyiz
elma ÅŸekeri de
vapura da binmeliyiz
son kere
son kere İstanbul sefası
bu Allahın belası sigaradan son fırt
bu hayatta son nefes
son bir işrak 
gitmeliyiz
hayatı tadında bırakarak…

Fotoğraf Albümü

03 Kasım 2008

Fotoğraf çekmekten pek anlamam ama, çektiklerimden bir seçki yaptım ve yayımlıyorum. Amatör bir çalışma elbette, çok şey beklemeyin o yüzden. Buyrun: Fotoğraf Albümü

Ahmed Bukhatir - Fartaqi

31 Ekim 2008

Biraz sessiz sakin ama uçarak, bulutlara basarak… gidelim mi? 

(Selma ablaya teşekkürler.)

Anne Ben Biraz Dışarı Çıkıyorum

25 Ekim 2008


“- Fazla uzaklaÅŸma oÄŸlum”

Günlerce, haftalarca bir odaya kapanmış iyice bunalmıştım ki, biraz çıkıp gezmek nasip oldu. Bakın neler gördüm.

Ümraniye’den otobüse bindiÄŸimde, muhtemelen benden bir durak önce binmiÅŸ bir bayan ile muavinin tartışması dikkatimi çekti. 20 yaÅŸlarında bir kız, gözleri dolmuÅŸ vaziyette, aÄŸladı aÄŸlayacak hissi veren kısık bir sesle, muavine “Ben Toplum Gönüllüleri DerneÄŸi’ndenim” diyordu. Anlaşılan Üsküdar’a gidecek kadar parası yoktu ve muavine bunu anlatırken oldukça zorlanmıştı. Muavinin “hayır olmaz abla” sözlerine karşı Toplum Gönüllüleri DerneÄŸi’nden olduÄŸunu söylemeyi bir yarar saÄŸlayacağını düşünerek akıl edip dile getirmiÅŸti.

Kız tam anlamıyla bir gönüllüye benziyordu. Ne gönüllüsü olursa olsun ama kızın tipi ve tavırları gerçek bir gönüllü insan örneÄŸiydi. Hafif ÅŸiÅŸmanlığıyla ve bunu önemsemeyen duruÅŸuyla, beyaz teni ve çilli suratıyla, ıslatarak taradığı saçlarını arkadan baÄŸladığında saçında kalan tarak izleriyle ve yer yer dağılmışlığıyla, normal bir kızın taşımak istemeyeceÄŸi komik çantasıyla, ÅŸiÅŸman ve çirkin olmasına raÄŸmen fiziÄŸi ile alakalı bir kompleksinin olmamasının rahatlığıyla tam bir gönüllü görüntüsü veriyordu. Tüm bunlara raÄŸmen insanın rahatça güvenebileceÄŸi sevecen bir görüntüsü vardır. “Gönüllü tipine bir örnek verin” sorusunun cevabını fazlası ile karşılıyordu yani. Oldukça duygusaldı, konuÅŸurken aÄŸlamamak için kendini zor zapt ediyordu.

Belli ki bir hayır iÅŸi için koÅŸturmaktaydı, parası bitti muhtemelen, yolda kaldı. Ancak, “gönül” kelimesi ile alakası olmayan, “toplum” kelimesi ile olan alakası da “toplu taşıma” aracında muavin olmaktan öteye gitmeyen, Toplum Gönüllüleri DerneÄŸi’ni durak istasyonu zannedebilecek derecede kart birine denk gelmiÅŸti zavallı kız. Muavin “ya abla tamam da…” diye baÅŸlayarak sonu gelmeyen cümleler kuruyor, kızın gözlerinde yaÅŸlar birikiyordu ki, muavin sonunda dayanamayarak ÅŸoföre seslendi: “abi sen Toplum Gönüllüleri DerneÄŸi’ni biliyor musun?”

Ve ÅŸoför beni dumura uÄŸratan ÅŸu cevabı verdi: “ne? Tapu Müdürlüğü mü?”


Bir başka olay, bir caddede yürümekte iken gerçekleşmekte:

Önümde yürümekte olan, her hallerinden sevgili oldukları, bazı hallerinden niÅŸanlı oldukları anlaşılan çiftin diÅŸi olanının cırtlak ve yarı bağırarak kurduÄŸu ÅŸu cümleden sonra muhabbetlerine yüzde on yahut yüzde on beÅŸ (tam kestiremiyorum, matematiÄŸim iyi deÄŸildir) civarında kulak misafiri oldum: “KPSS’ye boÅŸuna girmiyorum, kazanırsam çalışacağım, biliyorsun bunu”

Çocuk daha yumuÅŸak bir sesle, nazik bir dille karşı çıkıyordu. Anladığım kadarı ile niÅŸanlısının çalışmasını ve KPSS’ye girmesini istemiyordu. Lakin kız sokakta konuÅŸma adabını (evet öyle bir edep vardır) hiçe sayarak oldukça yüksek bir sesle, tüm gayretiyle sesini cırtlatarak derdini anlatmaya çalışıyordu. Tam duyamadığım halde çocuÄŸun “ne gerek var çalışmana” dediÄŸini sanıyorum ki, sonrasında kız aynı cırtlak sesle “arabamızı, kendi evimizi alacağız” dedi. Bu cırtlak ses, hatunların erkekleri ile tartışmalarında kullandıkları, içinde acındırma ve aynı zamanda üste çıkma, kabul ettirme, çileden çıkartıp “tamam” dedirtme, sindirme duygularını muhteva eden tiz bir sesti.

Çocuk hala sakin bir ÅŸekilde anlatıyordu ancak ses tonundan sitemli olduÄŸu anlaşılıyordu. NiÅŸanlısı gibi bağırıp çağırmadığından sözlerinin hepsini duymak mümkün deÄŸildi ama bir ara şöyle dedi: “sen beÅŸ yıl boyunca çalışacaksın ve bir araba alacağız, bu mu yani” Kızın altta kalmaya hiç gözü yoktu, kafasına koymuÅŸtu bir kere çalışıp araba almayı, yazlık falan almayı. Karşılık olarak: “Hayır canım, on milyara alabiliriz” cümlesini aÄŸzına yakıştırmaya çalışarak erkekçe kurdu, ancak yine de komik oldu. Bu sümsük adamın kendini anlamayışına kızdıkça sesi yükseliyordu. Biran çocuÄŸun hala nasıl sakin konuÅŸtuÄŸunu düşündüm, kolay bir ÅŸey deÄŸildi zira. Sonra kız çocuÄŸun elini tutmak istedi, çocuk elini vermedi, hırsla çekti. Çocuk ilk tepkisini vermiÅŸti iÅŸte, dahası da gelirdi, neyse bunları geçip hızlıca eve gitmeliydi. Zaten çocuk kızın elini tutmamıştı, artık rahat rahat geçip gidilebilirdi. Oh olsundu, canıma deÄŸsindi…


Ve Üsküdar’da geçen komik bir olay daha var. Bu olayı benim hatundan rivayetle aktarıyorum:

 İki sevgili, el ele yürümekteler. Kız bir ara çocuktan çantasını taşımasını ister:

 -Çantamı taşısana

-Hayır olmaz

-Nasıl yani ya, taşısana işte çantamı

-Hayır canım, taşımıyorum

-Taşıyacaksın ya

-Kızım ne doldurdun bunun içine ya taşımıyorum bana ne be

-Ya nasıl taşımıyorsun taşıyacaksın

-Taşımayacağım

-Elimi tutuyorsan çantamı da taşıyacaksın tamam mı!

-…!

 Evet, garip bir durum. Sanki aÅŸk yerine ticaret yapıyorlar. “Elimi tutuyorsan çantamı da taşıyacaksın” durumu tam anlamıyla çıkarcılığın erkek-kadın iliÅŸkisine yansımış halidir. Eline karşılık bunu isteyen bir kız, sanırım zamanla eli kırbaçlı bir zebaniye dönüşmeye baÅŸlayacaktır. ÇocuÄŸun neden çantayı almadığı ise düşündürücü elbette.


Åžehrin bunaltıcılığından biran uzaklaÅŸmak için trenle (en az teknolojik) sirkeciye gelip yürüyerek Gülhane’ye geçtiÄŸim bir sabah, kendimi teskin etmek için su sesinin dinginliÄŸine (evet su sesi rahatlatır) ve o devasa aÄŸaçların gölgesine bırakırken, bir olay daha dikkatimi çekti:

İranlı olduÄŸunu sandığım 18 yaÅŸlarında üç genç (iki erkek bir kız) Gülhane’de bana yakın banklardan birinde oturmaktalar. Kendi aralarında gülüşüp muhabbet etmekteler. İranlı kız, standart kapalı bir Türk kızı kadar kapalı. KonuÅŸmadıkları zaman onların Türk olmadıklarına ihtimal vermezsiniz, o derece bizdenler. (öyle deÄŸil midir zaten) Erkeklerden biri kızın sevgilisi olmalı ki, daha bir böyle sarmaÅŸ dolaÅŸ.

Derken… O ÅŸahin bakışlı, o kuÅŸ (sevgili) uçurmayan çiçek satıcılarından biri bu manzarayı görmesiyle beraber aÄŸzından salyalar akıtarak yaÄŸlı müşterilerine doÄŸru ellerinde çiçekler olduÄŸu halde hızla yaklaÅŸmaya baÅŸladı. (Bir çift sevgili her zaman birçok sektör için yaÄŸlı müşteri deÄŸil midir zaten.)

Dikkatle takip ettiÄŸim o ÅŸiÅŸko kadın, bu sevgililerin yanlarına ulaÅŸtığında elindeki sepetten bir çiçeÄŸi göz açıp kapayıncaya kadar alıp hızla (Yüzüklerin Efendisi adlı filmde ok fırlatan sarı/beyaz/civciv sarısı saçlı adam misalinde olduÄŸu gibi) kızın eline vermiÅŸ ve bunu yaparken “Allah, bağış, yastık, sevgili, güzel” gibi kelimelerden hızlıca cümleler kurmuÅŸ, kelimeleri sündürüp uzatarak mırıltılı bir yakarış hali katmıştı olaya. Kesinlikle, muhatabını konuÅŸturmadan sindirip, bir ÅŸey söylemesine ve itiraz etmesine izin vermeden biran önce parayı alıp gitmek için yaptığı bu taktik günümüzde ticaret adamlarının bolca uyguladıklarına benzer bir yöntemdi.

Çocuk para vermiş çiçekçi kadın yetersiz bulmuş, ardından çiçek ücretine kız tarafı takviye yapmış ve sonunda çiçekçi soyguncu tatmin olur gibi olmuş ve gitmişti. Burada garip olan, Türkçe bilmeyen çocuklara çiçekçi kadının ısrarla bir ton güzel laf etmesi ve kadının dediklerinden bir şey anlamamalarına rağmen çocukların gülümseyerek çiçekleri satın almasıydı.

Bu hikayenin sonunu iyi bağlayamadığımı mı düşünüyorsunuz? O halde siyasetçilerin tavırlarına ve televizyon reklamlarına bir kez daha göz atın.


Bu yazıyı hazırladığım sıralarda etrafıma daha çok dikkat ediyor ve nasıl malzeme çıkartırım diye düşünüyordum ki, dikkate gerek olmaksızın adeta zorla “beni de yazmalısın” diyen bir olaya daha ÅŸahit oldum. Kıramadım, yazıyorum:

Bir çıktı almak için büyük kırtasiyelerden birine girmiÅŸtim. Dükkana bir genç kız ve yaÅŸlıca bir dede bakıyordu. Kız o büyük makineden sticker çıktı alırken kağıt makinenin içine sıkışmış bir türlü sorunu çözememiÅŸti. Ben yaÅŸlı amcanın dükkânda bulunma gayesini “iÅŸte, kız iÅŸ yaparken amca da dükkana sahip çıksın canım” diye düşünürken, gözleri zor gören, ağır aksak yürüyen, kulakları gayet ağır iÅŸiten (bir çok cümleyi bağırarak birkaç defa tekrarladığımdan biliyorum) yaÅŸlı amca bir çırpıda o büyük makinenin içini açıp bazı parçaları çıkarttıktan sonra sorunu çözmüş ve beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Lakin mesele bu deÄŸil.

İşimin uzamasından dolayı içeride beklerken ve hafif yağmurun atıştırmaya başlamasıyla yaşlı amca kapıya çıktığında şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Yaşlı amca hızla içeri girip telefonu kaldırdı ve kızla göz göze geldiler. Gök gürültüsünü telefon çalıyor zannetmişti mübarek amcamız.

İkisi de kahkahayı koyvermişti. Ben de çaktırmadan kıs kıs gülüyordum.

Bu hikâyelerdeki başrollerin çoğunun bayan olması tamamen tesadüftür :)

Ay Vakti 97. Sayı: Her Dem Hilâli Yaşamak

23 Ekim 2008

Sekiz yıldır, sözün bekçiliÄŸini yapan Ay Vakti, her sayısı ile müthiÅŸ yankılar uyandıran taÅŸlar düşürüyor düşün dünyasına. Kâh gençlerin yoluna mahya oluyor, kâh varlığın sesini dinlemek isteyenlerin sözüne elçilik ediyor. Yıllardır önemli bir yer tutuyor edebiyat dünyasında…

Karanlığın usanmaz bekçisi ay gibi, karanlıkta kalmış ruhlara görüntü olmaya çalışıyor. Aydınlanmanın vakti ÅŸimdi, Arif Ay söylencesi ile baÅŸlıyor… Şeref Akbaba ”KeÅŸke Bayram Olsa” baÅŸlıklı yazısıyla bayramlarımızın niçin bayram olamadığını sorguluyor naif üslubuyla.

Selami ÅžimÅŸek, Hıra’da baÅŸlayan bir ÅŸiir serüveninin, Asr-ı Saadet’e uzanan rahlesine düşen harflerin sahibi Arif Ay ile sahip çıktığı harfler üzerine, günümüz ÅŸiirine bakış üzerine konuÅŸuyor.

Mehmet Atilla MaraÅŸ; Foto Filistin, Nurettin Durman; Burası Ezelden Beri Sevmiyor Yıkılmayı, Özcan Ünlü; Kahkaha İlahisi, Selami ÅžimÅŸek; KuÅŸ Yemleri Cebinde Uyuyan Çocuklar, Yavuz Ertürk; Kemik, baÅŸlıklarıyla ÅŸiir zincirinin halkalarını oluÅŸturan yazarlarımız…

[ OKUMAYA DEVAM ET ]

Kapat
E-posta ile paylaÅŸ